Ortadoğu’da yeniden tırmandırılan askeri hamleler bize bir kez daha hatırlatıyor: Emperyalizm, kriz üretmeden varlığını sürdüremez. ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırganlığı da bu tarihsel döngünün yeni bir halkasıdır. Uluslararası hukuk, egemenlik ilkesi ve barış söylemleri, büyük güçlerin stratejik hesapları karşısında bir kez daha askıya alınmaktadır. Bu nedenle yaşananları yalnızca “bölgesel gerilim” olarak tanımlamak gerçekliği hafifletir. Ortada açık bir emperyalist saldırganlık vardır.
Bu noktada sosyal demokrat hareketin tutumu yalnızca diplomatik bir tercih değil, aynı zamanda ideolojik bir sınavdır. Çünkü sosyal demokrasinin tarihsel kökleri, savaş ekonomisinin yarattığı yıkıma karşı emekçi sınıfların çıkarlarını savunan bir siyasete dayanır. Bu nedenle Pedro Sánchez’in liderliğini yaptığı Sosyalist Enternasyonal ve başkan yardımcısı olan Özgür Özel’in emperyalist müdahalelere karşı uluslararası hukuk ve diplomasi vurgusu yapması yalnızca güncel bir açıklama değil, sosyal demokrasinin tarihsel hafızasıyla uyumlu bir tutumdur.
Sosyal demokrat düşünce açısından barış meselesi, soyut bir ideal değil; doğrudan sınıfsal bir meseledir. Çünkü savaşın gerçek bedelini büyük güçlerin strateji merkezleri değil, emekçi halklar öder. Savaş bütçeleri büyüdükçe sosyal devlet küçülür. Silahlanmaya ayrılan kaynaklar arttıkça eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik sistemleri zayıflar. Emek gelirleri baskılanır, enflasyon yükselir, yoksulluk derinleşir.
Tarih bunun sayısız örneğiyle doludur. Savaş ekonomisi, kamu kaynaklarının sermaye yoğun askeri sektörlere aktarılması anlamına gelir. Bu süreçte toplumun geniş kesimleri için refah politikaları geri çekilir. Otoriterleşme güçlenir, sendikal haklar zayıflatılır, demokratik alan daralır. Bu nedenle barış siyaseti, tek başına diplomatik bir tercih değil; emekçi sınıfların refahını ve demokrasiyi korumanın temel koşullarından biridir. Sosyal demokrasinin barış konusundaki ısrarı tam da bu tarihsel deneyimden doğar.
Türkiye açısından bu mesele aynı zamanda Cumhuriyet’in kurucu dış politika mirasıyla da ilgilidir. Mustafa Kemal Atatürk’ün “Yurtta Barış, Dünyada Barış” ilkesi çoğu zaman dar bir dış politika mottosu gibi yorumlanır. Oysa bu yaklaşım, emperyalist savaşların yıkımından doğmuş bir cumhuriyetin uluslararası düzen tahayyülünü ifade eder. Bağımsızlık, egemen eşitlik ve bölgesel barış bu vizyonun temelidir. Cumhuriyet Halk Partisi’nin yeni parti programı da bu yaklaşımı günümüz koşullarında yeniden kurmaya çalışmaktadır. Yeni parti programında Türkiye’nin uluslararası alanda barışı, işbirliğini ve adaleti savunan saygın bir aktör olması hedefi vurgulanırken, dış politikanın yurttaşların refahı ve demokratik gelişimi ile doğrudan ilişkili olduğu açıkça ifade edilmektedir.
Bu yaklaşım önemli bir hatırlatma içerir: Dış politika yalnızca devletler arası güç mücadelesi değildir; aynı zamanda toplumların refahını belirleyen bir kamusal politika alanıdır. Bölgesel savaşların yoğunlaştığı bir coğrafyada barışın savunulması, emekçi halkların yaşam koşullarını savunmak anlamına gelir.
Bu nedenle Türkiye’nin barış siyasetini yalnızca diplomatik açıklamalarla değil, bölgesel işbirliği projeleriyle de güçlendirmesi gerekir. Bu noktada Akdeniz özel bir anlam taşır. Akdeniz, insanlık tarihinin en eski uygarlık havzalarından biridir. Ticaret yollarının, düşünsel etkileşimlerin ve kültürel alışverişin merkezlerinden biri olarak binlerce yıl boyunca farklı toplumları birbirine bağlamıştır. Bu denizin kıyılarında yalnızca savaşlar değil; hukuk, kent kültürü, felsefe ve kamusal yaşamın erken biçimleri de doğmuştur.
Bugün ise aynı havza yeniden militarizasyonun ve enerji rekabetinin sahnesi haline getirilmektedir. Oysa Akdeniz’in tarihsel mirası bize başka bir ihtimali de hatırlatır: Halklar arasında dayanışmaya dayalı bir barış coğrafyası.
Avrupa’nın güneyinden Türkiye’ye, Kuzey Afrika’dan Levant’a uzanan geniş bir hat üzerinde kurulacak eşitlikçi bir işbirliği perspektifi, bölgesel çatışmaların yerine ortak kalkınma ve dayanışma politikalarını koyabilir. Bu hattın içinde Avrupa ve Akdeniz ülkelerinin yanı sıra savaşın yıkımını yaşayan Suriye, işgal ve abluka altında yaşam mücadelesi veren Filistin ve uzun yıllardır çözümsüz bırakılmış olan Kıbrıs meselesi de barış perspektifi içinde ele alınabilir. Zira bir Akdeniz barışı, bu düğümler çözülmeden mümkün görünmemektedir.
Böylesi bir perspektif, askeri blokların dayattığı güvenlik anlayışının ötesine geçmeyi gerektirir. Enerji paylaşımı, iklim dayanıklılığı, göç yönetimi ve sosyal kalkınma alanlarında kurulacak bölgesel dayanışma mekanizmaları, emperyal rekabetin yerine halkların ortak çıkarlarını koyabilir.
Sosyal demokrat hareket için mesele tam da burada düğümlenmektedir. Barış, yalnızca savaşın yokluğu değildir. Barış; emekçi sınıfların refahının, sosyal devletin ve demokratik hakların güvence altına alındığı bir uluslararası düzen demektir.
Bugün emperyalist saldırganlık Ortadoğu’yu yeniden ateşe sürüklerken sosyal demokrasinin tarihsel görevi açıktır: Savaşın değil, barışın siyasetini kurmak. Çünkü barış, kendiliğinden ortaya çıkan bir durum değildir. Emperyalizme karşı uluslararası dayanışma ve halkların eşitliğine dayanan yeni bir siyasal irade ile inşa edilir. Ve Akdeniz, bütün tarihsel yüküne rağmen, böyle bir barış ufkunun yeniden kurulabileceği en güçlü coğrafyalardan biridir.
