Kısa bir süre önce Türkiye’de okul katliamlarına tanık olduk. Başta kadına fiziki şiddet olmak üzere, her tür şiddetin giderek hem boyutunun hem de görünürlüğünün arttığı bir dönemde tanık olduğumuz bu saldırılar, üzerinde düşünülmesi gerekecek birçok başlığı önümüze koydu. Konunun uzmanlarının değerlendirmelerini bir kenara alırsak, iki ayrı başlıkta önlem önerileri gördük: Güvenlik temelli önlemler ve piyasa temelli önlemler.
Güvenlik temelli olanlara yeterince itiraz edildiğini düşünmekle birlikte, siyasi iktidarın hâkim atmosferinin sağladığı olanaklardan da kaynaklı olarak itirazların henüz işe yaramadığını söylemek gerek. Ancak piyasa temelli önlemler ve yarattığı etki konusunda yeteri kadar itiraz edildiğini ve bu itirazların etki gördüğünü düşünmüyorum. Çünkü güvenlikçi olanlar biraz iktidar kokuyorken, piyasacı olanlar bunun karşısında daha çağdaş, daha zararsız bir çözüm önerisi gibi görünüyor. Bu yüzden de ilerleyişi ve kabul görmesi daha sinsi oluyor.
2010’lar, ah o güzel yıllar
Meramımı biraz kişiselleştirerek, takriben 10-15 yılda gördüğüm birkaç örnek üzerinden anlatmak istiyorum. 2010’lu yılların başları Türkiye’de neoliberal ekonominin hala işlev gördüğü sayılan yıllardı. Bazı parametrelerde bozulmalar gözükse de parametreye bakmadığınızda gündelik hayatta bir etki görmediğiniz için bu yanılgıyı yaşamaya devam edebiliyordunuz. Örneğin kur atağı olmuyordu, önceki yıllara kıyasla görece azalsa dahi dövizle borçlanma mümkündü. Enflasyon tek haneli, sıradan yurttaşın orta sınıf pratiklerini senede birkaç kez gerçekleştirdiği bir dönem olarak hatırlayabiliriz o yılları.
Öte yandan bugün bir barınma krizinin ortasındayız. Mesela o yıllarda ev sahibi olmak, toplumun genç kesimlerinde “o kadar parayı bir çimento yığınına gömmek” olarak değerlendiriliyor ve popüler dille ifade edersek uncool olarak nitelendiriliyordu. Yani ev almak sanki biraz sıkıcı, biraz da eski kafalı bir şeymiş gibi sunuluyordu. Çünkü zaten o parayla neler yapılırdı, ayrıca evler de kredi bolluğunun da etkisiyle görece erişilebilirdi. Elbette herkes bunu söylemiyordu, herkes de ev alamıyordu. Ama bunu söyleyenlerin pek matah şeyler söylediği düşünülüyordu. O sırada gelmekte olan pek görülmüyordu.
Geriye bakıp o yılları anımsayıp, iyiymişiz diyenlere itirazlarım birazdan geliyor. Görece iyi olması, o günlerin bizi bu günlere taşıdığı gerçeğini değiştirmiyor. Bugün ev sahibi olmak artık cool/uncool ikiliğinden uzak, doğrudan doğruya zaruri bir ihtiyaç. Yani bir dönem piyasacı aklın özgüvenle konuştuğu birçok şey, yalnızca bol para döneminin yarattığı bir yanılsamaymış.
Taksiler, Restoranlar; derhal atın bunları dışarı
Bu yanılsamanın en görünür örneklerinden biri taksi çağırma uygulamaları. Uygulamanın kendisiyle bir problemim yok. Ben de hayatımı bu işi yaparak yani mobil uygulama geliştirerek kazanıyorum. Bu uygulamalar o yıllarda durumu iyi olan yurttaşın çok hoşlandığı bir şeydi. Belli bir problemi çözüyordu nihayetinde, yani zor erişilen taksiye kolay bir erişimi.
Ancak örneğin taksiciler çeşitli idari trafik cezaları gerektiren işler yapıyor, hatta bazen daha ileri giderek adi suç kapsamında değerlendirilmesi gereken davranışlarda bulunuyor, ama bütün bunların ortasında insanlar çözümü şirketin kendisinden bekliyordu. Öneri olarak da “bu taksileri sistemden çıkartsınlar” deniyordu. Konuyu en başa, okul katliamlarına bağlayacağım merak etmeyin. Yani idari ve adi suçlarla mücadele etmesi gereken kamusal mekanizmalar yerine, piyasa aracılığıyla işleyen bir filtre konulması talebi yükseliyordu.
Burada bir önceki yazıda yaptığım orta sınıf eleştirisine referans vermek isterim. O yazıda, bazı davranış kalıplarının nasıl olup da kolektif hareket etmeyi gerektiren bir çözüm yerine steril, bireyle ve piyasa içi çözümlerin daha makul bulunduğunu anlatmış ve eleştirmiştim. Taksi örneğinde de olan budur biraz. Sorunu çözmesi için kamu otoritesi değil, uygulamaya güveniliyordu. Çünkü uygulama, piyasa mekanizmasının yarattığı daha temiz, daha ölçülebilir, daha kişisel deneyime dayalı bir alan açıyordu. Hatta daha da ileriye götürelim, kamu düzeninin yapamadığı, yapamayacağı bir şeyi piyasanın vaat ettiği hissini veriyordu.
Restoranlar ve uygulamaları ha kezâ. Yemek geliyor, memnun kalınıyor, puan veriliyor ve yorum yapılıyor. Eğer zehirlenme vakası olursa yine ilk refleks şirketin sistemden restoranı çıkartması yönünde oluyor. Talebimiz yine piyasaya dönüyor. O restoranı denetlemesi, ceza vermesi, halk sağlığını koruması gereken daha geniş kamusal bir çerçeve görünmez hale geliyor. Konuyu dağıtmak istemem ancak Türkiye’de tarım, erişilebilir gıda ve bu benzeri konulardaki çekinceler artık o seviyelere geldi ki, birkaç yıl önce anlatılsa absürd olacak hikayeler gündelik tartışmalara dönüştü. Pestisit nedeniyle en çok sorun yaşayan ülkelerden biri olduk, sınırdan dönen gıda haberleri hepimizin hafızalarında.
Hadi bu yıllar çeşitli yanılgılar olarak kayda geçsin. Elbette bunlar o dönem böyle refleksler gösterenlerin kabahati değildi. Dünyada bol para, ülkeye akan sıcak para, kredi genişlemesi ve bunun yarattığı gündelik yanılsamalar vardı diyelim. Gelelim tekrar 2020’li yılların ortalarına. Bunlardan bir şey öğrendik mi? Öğrenebildik mi, ilerledik mi? Piyasacı zihin yapısının birçok durumda yalnızca bir yanılsama yarattığını, sorunu çözmek yerine onu sadece kullanıcı deneyimine tercüme ettiğini gördük mü?
Böyle görünmüyor.
Neredesiniz “büyük reklam verenler”?
Çünkü yazının başında girişini yaptığım okul katliamları sonrasında yine benzer hareketlerin alkış aldığını görüyoruz. Büyük reklam verenlerden biri, okul saldırılarının ardından şiddet içeren dizilere reklam vermeyeceğini açıkladı. Aynı gün sektördeki başka reklam verenlerin ve yapımcıların da benzer çizgide olduğu yazıldı. Yani dizilerin ya da şiddeti özendiren çeşitli içeriklerin ne etki yaratacağı konusunu bir an doğru kabul etsek bile çözümü yine piyasa eliyle inşa etmeye girişiyoruz. Bundan etkilenen yurttaşlar olarak bir sonraki adımı “görünmez el”den bekliyoruz. Reklamveren çekilsin, platform çıkarsın, uygulama kaldırsın, şirket filtrelesin. Böylece problem çözülmüş olsun.
Piyasa, problemi çözmüyor. En fazla problemi yönetilebilir veya bazıları için katlanılabilir hale getiriyor. Hatırlar mısınız sadece iyi haberleri yayınlayan bir site vardı. Açıyorsun internet sitesini sadece o günkü iyi haberleri görüyorsun. Ne güzel bir fikir değil mi? Piyasa ve bu kavrayış, yaşadığımız gerçek, toplumsal, siyasal problemlere bir kullanıcı şikayeti gibi yaklaşıyor, bunları marka hassasiyetine, bir algoritmik filtreye sonra da topluluk kuralı maddesine çeviriyor. Böylece biz kamusal olanı, siyasal olanı piyasa arayüzleri üzerinden düşünmeye başlıyoruz. Çünkü piyasa en temelinde, mantığı gereği toplumsal meseleleri çözmek için değil onlardan işleyen modeller üretmek için vardır.
Ancak görüntü artık daha berrak. Barınma ihtiyacı betona parayı gömmek gibi bir noktadan ele alınamayacak noktalarda. Böyle fikirlerinizi ileri sürerseniz sizi hem sosyal medyada hem de gündelik yaşamda iyi şeyler beklemez. Kur atakları hayatın gerçeği. “Ütopya şirket” anlatısı çok geniş kesimlerden, hatta bizzat o ütopya hikayesini bizzat inşa etmiş sektör yöneticilerinden bile tepki görüyor, sanki bizim hafızamız yokmuşçasına. Ama elbette bu hafızasızlığa teslim olmak zorunda değiliz. Tam tersine, tam da bu anlatının aşındığı yerde siyasi bir imkân mevcut. Bunu, piyasa diliyle söylersek, bu fırsatı genişletmeli ve siyasi bir vehçeye büründürmeliyiz.
Çünkü problemler, tek tek her bir şirketin yeterince iyi ya da hassas davranmaması değil. Problem, problemleri çözme reflekslerimizin bile piyasaya havale edilmiş olması. Okuldaki şiddetten, kentteki ulaşıma, gıdadan barınmaya kadar her başlıkta kamusal ve siyasal çözüm savunan yerine şirketlerden ya da şirketlerin dünyayı kavrayış şeklinden medet umuyoruz. Sonra da o şirketlerin doğal sınırına ulaşınca şaşırıyoruz. Bence artık şaşırmayı bırakmak gerekiyor. Piyasa problemlerimizi çözmüyor. Bir süreliğine, çözülmüş gibi gösterilmesini sağlıyor, o kadar.
