“Orta Sınıf” eleştirisi nasıl yapılabilir üzerine bir deneme

Orta sınıf eleştirisi, o halde, bir topluluğa ahlaki sopa sallamak değildir. Daha çok bir davranış kalıbını, bir savunma mekanizmasını, bir estetik-siyasal dili teşhir etmektir.

Marksist açıdan başlayalım. “Orta sınıf” denilen şey, çoğu zaman kullanıldığı kadar berrak ve nihai bir sınıf adı değildir. Esas ayrım, üretim araçlarıyla kurulan ilişkidedir. Üretim araçlarına sahibi olanlar ve yaşamak için emek gücünü satmak zorunda olanlar. Marx ile Engels’in manifestoda tarif ettiği “yeni bir petty bourgeois” sınıf ya da katmanlar, küçük üretici, dükkancı, zanaatkâr, köylü gibi unsurları kapsar ve orada da bahsedildiği gibi, kapitalizmin baskısıyla bir yandan kendini korumaya çalışırken diğer yandan proleterleşme basıncı taşır. Bugün Türkiye’de ise “orta sınıf” çoğu zaman üretim araçlarıyla kurulan ilişkiyi anlatan bir kavramdan çok, bir yaşam tarzını, bir kültürel zevki, bir semt duygusunu ve bir tüketim dilini anlatıyor. Yani sınıf olmaktan çok, sınıfın üstünü örten bir kelime gibi kullanılıyor.

Burada peşinen söylemek gerekir: Türkiye’de yaşadığımız problemlerin ekseriyetini bu başlığa dahil edilen insanlar yaratmadı. Hatta zaman zaman bu problemleri ilk ve hatta düzenli hissedenlerden biri de onlar. Barınma maliyetleri düşük ve orta gelirli gruplar için ağırlaşıyor. Bir dönem “orta sınıf mesleği” sayılan alanlarda parçalanma, güvencesizlik ve statü kaybı konuşuluyor. Pandemi yılları beyaz yakalıların hayatını altüst etti. Bu, mavi yakalıların ve sağlık emekçilerinin daha ağır kırılganlığını ortadan kaldırmıyor elbette ama tabloyu biraz daha katmanlı hale getiriyor. Derdim bir günah keçisi icat etmek değil. Daha çok, bu çözülmenin içinden çıkan bazı reflekslere bakmak. Bütün bunlara rağmen neden bu grup haklarını savunmaktan niye geride duruyor ve buralara nasıl müdahale edilebilir bunları tartışmak.

Sığınak Olarak Orta Sınıf

Bence son yıllarda “orta sınıf” biraz da bir sığınak gibi kullanılıyor. Özellikle pandemi öncesine kadar, geniş beyaz yakalı kesimler için “işçi miyiz değil miyiz” tartışmasının kendisi bile bir tür mesafe koyma imkanıydı. Arşiv ortada. Emek gücünü satıyor olmakla işçi sınıfına ait olmak arasında görünmez bir duvar örülüyordu. Bu duvarın tuğlaları da çoğu zaman diplomayla, ofisle, kahveyle, dille, mahalleyle ve “ben oralardan değilim” hissiyle diziliyordu. Oysa pandemi bir şeyi çok çıplak gösterdi: evden çalışabilmek bazıları için bir imkandı, başkaları için değil. Kuryeler, kasiyerler, inşaat işçileri, sağlık emekçileri çalışmaya devam ederken, orta ve üst orta sınıf beyaz yakalılar için evden çalışma başlı başına bir ayrıcalık olarak tarif edildi. “Orta sınıf” etiketi, tam da burada, işçi sınıfından uzak durmanın zarif adı gibi çalıştı.

Burada küçük ama önemli bir ayrım var. İnsanlar kendilerine ne isim verdikleri için eleştirilmiyor. Mesele, bu ismin neyi görünmez kıldığı. “Orta sınıf” denildiğinde çoğu zaman ücretli emek gerçeği buharlaşıyor. Sanki kredi kartı limiti, oturulan semt, gidilen tatil, içilen kahve ve kullanılan telefon, bir noktada üretim ilişkilerinin yerine geçiyor. Sanki mülksüzlük, yalnızca estetik olarak daha yoksul görünenlere ait bir şeymiş gibi davranılıyor. Böyle olunca da orta sınıf, sınıf olmaktan çok, aşağıya düşmemek için tutunulan bir kelimeye dönüşüyor.

Göstermek İçin Yaşamak

Amerikan Sosyolog Erving Goffman, gündelik hayatı sahne metaforuyla okurken insan benliğinin bir inşa edilen karakter (performed character) olduğunu, hatta gündelik yaşamın bir performans gibi kurulduğunu söyler. Daha basit söylemek gerekirse: insan zaten gerçek hayatta da rol yapar, kendini sunar, kendi hakkındaki izlenimleri yönetir, başkalarının gözünde bir yer tutmaya çalışır. Bütün bunlara ek olarak, bunun yeni bir şey olduğu da söylenemez. Yani kitabına da ismini vermiş olan “gündelik yaşamda benliğin sunumu” örneğin birkaç yüzyılı etkilemiş sanayi devrimine de ilişkin değildir, çok daha eskidir.

Yeni olduğunu düşündüğüm ve benim Goffman’a asıl referans verme sebebim, bu performansın ileri sosyal medya çağında bükülme biçimi. Ve bu bükülmenin önceki sözlerde anlattığım orta sınıf ile kesiştiği noktalar. Eskiden de insanlar bir şey yapar, sonra belki gösterirdi. Goffman’ın deyimiyle performanslar sergilerdi. Şimdi giderek daha fazla insan, göstermek için yapıyor. Yaşanan şeyin kendisi, gösterilebilir olduğu ölçüde anlam kazanıyor. Gidilen mekan, içilen kahve, okunan kitap, alınan bilet, koşulan parkur, yapılan pilates, yenilen tabak, düşünülen fikir. Hepsi biraz da kayıt altına alınabilir, paylaşılabilir, sinyal verilebilir olduğu ölçüde önem taşıyor. Bunları yapabilmenin sınıfsallığı bir yana, yapabiliyor olmanın getirdiği aidiyet hissini eleştirmek gerekiyor.

Pandemi yıllarında yayımlanan bir Türkiye çalışması, kamusal görünürlük azalınca, gösterişçi tüketimin de düştüğünü söylüyordu. Çünkü görünür olacak alan kapanınca, pahalı kıyafetin, kozmetiğin, kokunun, o tür “görülme” nesnelerinin anlamı da azalıyor. Aynı dönemde Instagram üzerine yapılan çalışmalar ise platformun tüketim kültürünü şekillendiren başlıca alanlardan biri haline geldiğini, fenomenlerin ya da artık yeni ismiyle influencerların yani “güvenilir görünen” yüzlerin tüketimi hızlandırdığını vurguluyor. Yani kamusal alan kapanınca gösteriş düşüyor. Telefonun içindeki yeni kamusal alan açılınca geri geliyor. Böyle olunca da gösteri, hayatın üstüne eklenen bir şey olmaktan çıkıp hayatın örgütleyici mantığı haline geliyor.

Goffman’dan tekrar orta sınıfa doğru dönersek şunu görüyoruz: Bu çağda tüketim artık yalnızca tüketim olarak kalmıyor. Diğer davranış kalıplarıyla birleşiyor. Bir şeyi almak kimseye yetmiyor. Doğru sebeple aldığını, doğru yerden aldığını, doğru hassasiyetle seçtiğini, doğru estetik dille sunduğunu da göstermen gerekiyor. Tüketim artık sadece görünürlük değil, görünür erdem üretme mekanizmasına dönüşüyor. Kahvenin kendisi kadar, hangi çekirdekten geldiği; tatilin kendisi kadar, ne kadar “özel” olduğu; kıyafetin kendisi kadar, ne kadar “bilinçli tüketim” içinde seçildiği de önem taşıyor. Böylece piyasadan alınan şey, bir rozet gibi takılıyor. Bence orta sınıf eleştirisinin batırılacak çuvaldızı biraz da burada duruyor. O kadar katmanlı bir durum ki bu, kendini bu gösteri rejiminin dışında konumlandırdığını söylenin de bu tuzağa düştüğünü ve bilinç üzerinden kendine bir konum tarifi yaptığını görüyoruz.

Steril Alanlar

Bu gösteri rejiminin bir başka tarafı da borçlu hayat ile seçkin hayat arasındaki gerilim. Kart, taksit, kira, okul taksidi, aidat, terapi ücreti, spor salonu, kahve, kısa tatil, online alışveriş, iyi semtte oturma arzusu, kötü görünmeme çabası. Bunlar son derece insani ihtiyaçlar. Bütün bunlar yan yana duruyor. Fakat gündelik hayatın steril alanlarında, paranın geçinmeye temas eden kısmı pek konuşulmuyor. Ne kadar kazandığın, ne kadar kira ödediğin, kartı nasıl çevirdiğin, kaç taksitle yaşadığın, hangi masrafı ertelediğin. Bunlar konuşulması uygun olmayan şeyler gibi davranılıyor. 10-15 yıldır insanlar birbirlerinin gelirinden habersiz.

Buna karşılık neyin deneyimlendiği, neyin tadıldığı, neyin keşfedildiği, neyin önerildiği uzun uzun anlatılıyor. Tavsiye almak ve tavsiye vermek bir tür erdem gibi paketleniyor. Türkiye’de sınıf, gelir, eğitim, sektör ve mahalle farklılaşmasının tüketim kalıpları ve yaşam tarzlarını belirlediğini gösteren çalışmalar var. Aynı literatür, “yeni orta sınıf”ı yalnızca gelirle değil, tüketimci değerler ve davranış kalıplarıyla da tartışıyor. Ama tam da bu yüzden bence görünürdeki seçkinlik ile arka plandaki sıkışma arasındaki mesafe bu kadar büyüyor.

İşin acı tarafı şu: O sıkışma saklanmak zorunda kaldıkça, gösteri daha da artıyor. Çünkü gösteri biraz da örtme mekanizmasıdır. Geçinmek zorlaştıkça, geçinmiyor gibi görünmeme becerisi daha değerli hale geliyor. Steril ortamların siyaseti de buradan doğuyor. Kimin neyle boğuştuğunu değil, kimin neyi ne kadar rafine yaşadığını konuşan bir dil.  Bu satırları okuyanlar özellikle birkaç yıldır artan sistem eleştirisi görünürlüğünü referans verebilir, buna katılıyorum. Ancak bu sistem eleştirisinin nereye, nasıl hangi politik programla akacağı an itibariyle belirsiz. Dolayısıyla yakınmaların yetip yetmeyeceğini ya da benim yaptığım bu eleştiriyi kesmek gerekip gerekmediğini zamanla göreceğiz. 

Temiz Kalmak

Peki bütün bu problemlere rağmen neden tariflediğim bu grup içerisinde bir örgütlenme, hak arayışı ya da ses yükseltme görmüyoruz? İşte steril alan arayışının yanına eklenecek bir örgütlenmeme direnci var. Parti, sendika, dernek, kolektif yapı, mahalle örgütü, meslek örgütü… Bunların birçoğu “kirli” bulunuyor. İnsanların bireysel hassasiyetleri ise görece “temiz” sayılıyor. Elbette memlekette siyaset kirli, içine girmeyince ne kadar kirli olduğu anlaşılmayacak kadar çok kirli. Ama biraz da kirli olmayanlar girmek istemediği için kirli. Burada kastım herhangi bir partiyi parlatmak değil. Daha çok şu refleksi eleştirmek istiyorum: kolektif olanı peşinen lekeli sayıp bireysel olanı ahlaken üstün ilan etmek. Hal böyleyken, örgütsüzlük bir eksiklik değil, karakter özelliği gibi sunuluyor.

Benzer bir tavrı gündemden uzak kalmayı marifet sayanlarda da görüyoruz. Habersiz olmak, siyaset konuşmamak, olan biteni takip etmemek, “kafayı yormamak”. Sanki daha rafine, daha dengeli, daha üst bir bilinçmiş gibi paketleniyor. Oysa çoğu zaman tarafsızlık değil bu, sınıfsal bir konfor refleksidir. Dünyanın yükünü kendi gündemine almayarak, kendini daha zarif bir yere yerleştirme çabası. Bir süredir bunun rota sinyallerini, yeni hinterland heveslerini, son İran – ABD/İsrail savaş gürültüsü yükselene kadar bazı coğrafyalara iliştirilen steril hayat imalarını da izledik. Şehir ismi vererek konuyu dağıtmak istemiyorum. Coğrafya değişiyor, sinyal verme biçimi değişiyor, ama refleks aynı kalıyor: kirliden uzakta kalabildiğini göstermek. Bireysel olanı yüceltmek.

İnsanın Son Tanrısı: Kendisi

Kendini geliştirme kültü de burada devreye giriyor. Başta masum görünen bu alan, zaman zaman yarı-spiritüel bir anlayışa savruluyor. İnsan sürekli kendi iç evrenine dönüyor, kendini dinliyor, kendini onarıyor, kendini kuruyor, kendini merkeze alıyor, kendini gerçekleştiriyor. Ne güzel değil mi? Bir yerden sonra herkes biraz kendisinin tanrısı haline geliyor. Bu noktalara dair getirilecek eleştiri ise neredeyse aforozluk bir şey gibi karşılanıyor. Çünkü iç dünya dokunulmaz sayılıyor. Sanki o iç evreni toplum belirlememiş gibi. Sanki insanın kaygısı, arzusu, tatminsizliği, yetersizlik duygusu, başarı hırsı, yalnızlığı ve gösteri ihtiyacı gökten düşmüş gibi.

Goffman’ın tespitleri burada da işe yarıyor bence. Benliğin içeriden taşan saf bir öz değil, sahnelenen ilişkinin içinden kurulan bir etki olduğunu söylüyor. Bugün ise bunun tam tersine inanmamız isteniyor. Bütün problem içeride ancak bütün çözüm de içeride. Merhaba Cem Yılmaz. Bütün kurtuluş içeride. Böylece toplumsal olan görünmez oluyor. Sınıf, emek, barınma, örgütsüzlük, gelecek daralması, borç, güvencesizlik, hepsi geri çekiliyor. Onların yerine daha iyi rutin, daha iyi sabah, daha iyi niyet, daha iyi enerji geliyor. İnsan kendi iç dünyasını anlatırken dünyanın geri kalanı dekor haline geliyor.

Orta sınıf eleştirisi, o halde, bir topluluğa ahlaki sopa sallamak değildir. Daha çok bir davranış kalıbını, bir savunma mekanizmasını, bir estetik-siyasal dili teşhir etmektir. “Orta sınıf” bazen gerçekten bir sınıf adı gibi değil, işçi sınıfından ayrışma arzusu için kullanılan bir sığınak gibi işliyor. Ayrı ayrı başlıklarla anlatmaya çalıştığım gösteri, sterillik, bireycilik, örgütsüzlük, kendini sonsuza kadar iyileştirme sanrısı, gündemden uzak kalmayı seçkinlik sayma hali bence aynı dünyanın parçaları.

Bitirirken tekrar etmek istiyorum: Memleketin sorunlarını bu insanlar yaratmadı. Ama olan bitene rağmen hâlâ kendini sınıf ilişkilerinin dışında, tarihin biraz üstünde, siyasetin ise biraz uzağında konumlayabilen bu dil ve tavır, eleştiriyi fazlasıyla hak ediyor. Çünkü tam da bu dil, çözülürken bile kendini üstünlük gibi sunmayı başarıyor. Ve galiba mesele biraz da bu: kimi insanlar yoksullaşırken işçi oluyor, kimileri yoksullaşırken bile orta sınıf kalmak istiyor.

Reklam

Oğulcan Orhan

Aslen yazılımcı. İşin dışında, röportaj ve siyaset gündeminin peşinde. Ankaralı.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu