Taktik Değil, Zorunluluk: Ara Seçimi Yanlış Yerden Tartışıyoruz

Çünkü mesele basittir ama sonuçları ağırdır: Eğer bugün halkın eksilen iradesinin Meclis’e yeniden taşınmasını sağlayacak mekanizmayı işletmezseniz, yarın o iradenin bütünüyle askıya alınmasına itiraz edecek zemini de kaybedersiniz.

Türkiye’de ara seçim tartışması, bilinçli bir ideolojik daraltma operasyonuyla asıl bağlamından koparılıyor ve neredeyse bütünüyle “siyasal manevra”, “gündem kurma”, “muhalefetin hamlesi” gibi başlıkların içine hapsediliyor. Bu yaklaşım, ilk bakışta siyasetin doğasına uygun bir analiz gibi görünebilir; ancak gerçekte çok daha derin bir sorunu görünmez kılıyor: Anayasal bir zorunluluğun, iktidar ilişkilerinin konusu haline getirilmesi ve böylece hukuk devletinin maddi zemininin aşındırılması.

Oysa mesele son derece açıktır. Ara seçim, herhangi bir politik aktörün tercihine, taktik hesabına ya da konjonktürel çıkarına indirgenebilecek bir araç değildir. Bu, doğrudan doğruya halk iradesinin eksiksiz temsiline ilişkin anayasal bir yükümlülüktür. Meclis’te boşalan her milletvekilliği, yalnızca teknik bir eksilme değil; temsil edilmeyen bir toplumsal kesimin, siyasal alandan fiilen dışlanması anlamına gelir. Dolayısıyla burada tartışılması gereken şey, muhalefetin bu durumu nasıl değerlendirdiği değil, bu eksikliğin neden hâlâ giderilmediğidir.

Bugün ara seçim tartışmasını “taktik” düzlemine sıkıştıran yaklaşım, farkında olarak ya da olmayarak, egemen siyaset tarzının en kritik araçlarından birine hizmet etmektedir: Hukuki zorunlulukların siyasal tercihlere dönüştürülmesi. Çünkü bir kez anayasal bir hükmün uygulanması, “uygun zaman”, “siyasal risk”, “iktidar dengesi” gibi gerekçelerle ertelenebilir hale gelirse, artık hukuk norm olmaktan çıkar, iktidarın ihtiyaçlarına göre eğilip bükülen bir aparata dönüşür.

Bu noktada karşımıza çıkan şey basit bir erteleme değil, açık bir hegemonya pratiğidir. İktidar, yalnızca devlet aygıtını değil, aynı zamanda zamanın kendisini de kontrol etme iddiasındadır. Hangi seçimin ne zaman yapılacağı, hangi anayasal yükümlülüğün ne ölçüde uygulanacağı, giderek daha fazla siyasal iktidarın takdirine bırakılmak istenmektedir. Bu ise demokratik rejimlerin en temel ilkesine, yani halkın egemenliğinin sürekliliğine doğrudan bir müdahaledir.

Ara seçim meselesini yalnızca bir “hamle siyaseti” olarak okuyanlar, bu müdahalenin boyutunu kavramakta yetersiz kalıyor. Çünkü burada söz konusu olan şey, muhalefetin iktidarı sıkıştırma kapasitesi değil; bizzat siyasal rejimin hangi kurallar üzerinden işleyeceğidir. Eğer anayasal bir zorunluluk, doğuracağı siyasal sonuçlar nedeniyle askıya alınabiliyorsa, o rejimde artık kurallar değil güç ilişkileri belirleyicidir.

Dahası, bu yaklaşım yalnızca bugünü değil, geleceği de ipotek altına almaktadır. Bugün ara seçim “uygun değil” denilerek ertelenebiliyor ise, yarın genel seçimlerin de benzer gerekçelerle tartışmaya açılması için hiçbir ilkesel engel kalmaz. Bu, abartılı bir senaryo değil, siyasal tarihin defalarca kanıtladığı bir eğilimdir: Haklar, kullanılmadıkça aşınır; ertelendikçe meşruiyetlerini yitirir.

Bu nedenle ara seçim tartışmasını doğru yerine oturtmak zorundayız. Bu mesele, muhalefetin elini güçlendirecek bir fırsat ya da iktidarın kaçınmak isteyeceği bir risk olarak değil, halk egemenliğinin somut bir gereği olarak ele alınmalıdır. Sandık, siyasal aktörlerin ihtiyaç duyduklarında başvurdukları bir araç değil; egemenliğin yegâne kaynağı olan halkın iradesinin düzenli ve kesintisiz biçimde tecelli ettiği mekanizmadır.

Bugün Meclis’teki boş sandalyeler üzerinden yürüyen tartışma, bu açıdan son derece öğreticidir. Çünkü bu boşluk, yalnızca sayısal bir eksiklik değil; temsilin maddi olarak kesintiye uğramasıdır. Bu kesinti sürdürüldüğü ölçüde, demokrasi de içerik kaybına uğrar ve giderek biçimsel bir kabuğa indirgenir.

Sonuç olarak, ara seçim meselesini bir taktik tartışmasına indirgeyen her yaklaşım, farkında olsun ya da olmasın, bu içerik kaybını meşrulaştırır. Oysa yapılması gereken tam tersidir: Anayasal zorunluluğu yeniden siyasetin merkezine yerleştirmek ve bu zorunluluğun ihlalini açık bir meşruiyet sorunu olarak teşhir etmek.

Çünkü mesele basittir ama sonuçları ağırdır: Eğer bugün halkın eksilen iradesinin Meclis’e yeniden taşınmasını sağlayacak mekanizmayı işletmezseniz, yarın o iradenin bütünüyle askıya alınmasına itiraz edecek zemini de kaybedersiniz.

Ve o noktada artık tartıştığımız şey seçimlerin zamanı değil, halk egemenliğinin kendisi olur.

Reklam

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu