Süleyman ve Mühür Arasında Barışın Daraltılan Zemini

Sorun burada bir “yorum farkı” değil, egemenliğin kaynağına ilişkin siyasal hattın bulanıklaştırılmasıdır. Egemenlik ya halkındır ve onun kurumsal ifadesiyle işler ya da fiilen dar bir yürütme çevresinde toplanır. İkisi arasında gri bir alan yoktur.

Türkiye’de “barış” tartışmaları, bir kez daha siyasal rejimin karakteriyle doğrudan kesişen bir eşikte duruyor. Bakırhan’ın Erdoğan’a seslenerek kullandığı “mühür sizde” ifadesi etrafında şekillenen tartışma, yüzeyde bir iyi niyetli çağrı gibi görünse de, derinlikte çok daha köklü bir soruna işaret ediyor: Barışın öznesi kimdir ve bu süreç hangi siyasal zeminde kurulacaktır?

Öncelikle açıkça ortaya koymak gerekir ki, Türkiye’de yürütme gücünün aşırı merkezileştiği mevcut rejim, yalnızca iç dinamiklerin ürünü değildir. Aynı zamanda uluslararası sistemin çevre ülkelere biçtiği “istikrar” modelinin de bir parçasıdır. ABD’nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack’ın Antalya Diplomasi Forumu’nda ve sonrasında dile getirdiği “monarşik cumhuriyet” ve “hibrit rejim” ifadeleri, bu bağlamda tarafsız bir gözlem olarak değerlendirilemez. Bu göndermeler, ABD emperyalizminin Türkiye’ye biçtiği güçlü yürütmeye dayalı, denge-denetim mekanizmalarının zayıflatıldığı bir yönetim formunun dışsal meşrulaştırılmasıdır. Burada mesele, bu yapının varlığından çok bu yapının mevcut siyasal aktörler tarafından nasıl içselleştirildiğidir.

Tam da bu noktada, barış tartışmalarında giderek belirginleşen “liderci siyaset” eğilimi kritik bir kırılmaya işaret ediyor. Erdoğan’ın şahsında somutlaşan yürütme gücünü, barışın kurucu ve belirleyici öznesi olarak işaret eden her söylem, farkında olarak ya da olmayarak bu merkezileşmiş yapıyı yeniden üretir. Bu yeniden üretim, hem iktidarın tahkim edilmesi hem de aynı zamanda muhalefetin kendi siyasal kapasitesini daraltması demektir.

Oysa Kürt meselesi gibi tarihsel, çok katmanlı ve toplumsal bir sorunun çözümü, tekil aktörlerin iradesine indirgenemeyecek kadar derin bir karakter taşımaktadır. Geçmişte Kürt siyasal hareketinin farklı momentlerinde farklı yaklaşımlar olmuştur. Zana’nın “Bu işi Erdoğan çözer” çerçevesiyle kurduğu yaklaşım, daha sonra Demirtaş’ın temsil ettiği daha geniş toplumsal-demokratik siyaset hattıyla gerilimli bir şekilde yan yana var olmuşken bugün ise tartışma, giderek Öcalan ile mevcut iktidar bloğu arasında, kapalı ve kişiselleşmiş bir müzakereye sıkışmıştır.

Bu durum, sol açısından açık bir “liderci siyaset krizi”dir. Çünkü burada mesele yalnızca yanlış bir stratejik tercih değil; siyasetin kurucu mantığının tersyüz edilmesidir. Barışın, toplumun örgütlü gücünden ve demokratik kurumların kolektif işleyişinden koparılarak kişisel iradelere havale edilmesi, siyaseti edilgen bir beklenti alanına indirger. Bu ise, ezilenlerin ve emekçi sınıfların tarihsel mücadele birikimiyle doğrudan çelişir. Oysa sol bir perspektiften bakıldığında barış, bir “sonuç” olmaktan çok başlı başına bir siyasal süreçtir. Bu süreç üç temel eksen üzerinde yükselmek zorundadır.

Birincisi, toplumun örgütlü katılımıdır. Barış, yalnızca siyasal elitlerin değil; sendikaların, meslek örgütlerinin, kadın hareketinin, gençliğin ve yerel toplulukların doğrudan özne olduğu bir mücadele alanıdır. Bu katılım sağlanmadığı sürece, kurulan her mutabakat yukarıdan aşağıya dayatılan kırılgan bir denge olmaktan öteye gidemez.

İkincisi, kurumsal merkez olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin rolüdür. Meclis’in dışlandığı ya da işlevsizleştirildiği bir barış süreci, demokratik meşruiyetten yoksun kalır. Oysa kalıcı çözüm, ancak açık, şeffaf ve toplumsal denetime açık bir yasama süreciyle mümkündür.

Üçüncüsü ise, anayasal ve yerel demokratik güvencelerdir. Eşit yurttaşlık, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, demokratikleşme, muhalefete yönelik baskıların kaldırılması, kayyum rejiminin reddedilmesi gibi uzayabilecek bir listenin ana başlıkları barışın “teknik detayları” değildir. Bu unsurlar güvence altına alınmadan sağlanacak her “çözüm” yeni çatışma dinamiklerini içinde taşır.

Bu çerçeve, Cumhuriyet’in kurucu ilkelerinden biri olan ulusal egemenliği demokratikleşme sürecimizi geriye götürecek bir yerden yeniden yorumlamak yerine doğrudan savunulmalıdır. 23 Nisan’ın tarihsel anlamı, egemenliğin bir kişiden ya da zümreden koparılarak Türkiye Büyük Millet Meclisi şahsında halka devredilmesidir. Bu ilke, bugünün siyasal mücadeleleri açısından bağlayıcı bir kurucu referanstır. Dolayısıyla barış tartışmalarının tekil iradelere, kapalı müzakere kanallarına ya da kişisel tasarruflara indirgenmesi, bu kurucu ilkeyle açık bir çelişki içindedir. Sorun burada bir “yorum farkı” değil, egemenliğin kaynağına ilişkin siyasal hattın bulanıklaştırılmasıdır. Egemenlik ya halkındır ve onun kurumsal ifadesiyle işler ya da fiilen dar bir yürütme çevresinde toplanır. İkisi arasında gri bir alan yoktur.

Bu nedenle Özgür Özel’in “Bu iş sultan ve mühür benzetmesine kaldıysa, rejimle ilgili endişemiz boşa değildir” sözleri, Cumhuriyet’in egemenlik ilkesinin aşınmasına yönelik yerinde bir uyarı olarak okunmalıdır. Bu uyarı, aynı zamanda barış meselesinin hangi siyasal zeminde ele alınması gerektiğine dair de net bir sınır çizer: Barış, tekil iradelerin tasarrufu değil, halk egemenliğinin kurumsal ve toplumsal ifadesi üzerinden inşa edilebilir.

Sonuç olarak Türkiye’de barış meselesi, iki farklı siyasal hat arasında bir tercihe işaret etmektedir. Bir yanda, çözümü liderler arası mutabakata ve kapalı müzakere kanallarına indirgeyen daraltıcı bir yaklaşım; diğer yanda ise barışı demokratikleşme, toplumsal katılım ve kurumsal yeniden inşa süreci olarak ele alan çoğulcu bir perspektif.

Sol açısından bu tercih tarihsel bir sorumluluktur. Gerçek bir barış, ancak yurttaşların eşit özne olarak yer aldığı, demokratik kurumların güçlendiği ve siyasal iktidarın toplumsallaştığı bir düzlemde inşa edilebilir. Aksi hâlde “barış” adına kurulan her cümle, mevcut otoriter yapının yeniden üretimine hizmet eden birer retorik unsur olmaktan öteye geçemez.

Reklam

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu