Konuşulmayan Rakamlar: 5 Yılda 11 Milyon Kişi Yediği Yemekten Zehirlendi

Artık gerçekleri konuşma vaktimiz geldi. Gıda zehirlenmeleri yeni ortaya çıkmıyor, artmıyor. Bizler sadece gıda zehirlenmelerinin ne kadar yaygın olduğunu daha çok görür olduk. Laf kalabalığıyla, kuru gürültüyle bu tabloyu örtmeye, doğru sorulara yanıt vermemeye çalışıyorlar.

Buzdağının Görünmeyen Yüzü: 1714 Can Kaybı

Boş laflara karnımız tok. “Gıda zehirlenmeleri normal seyrinde” iddiası inandırıcı değil. Neden mi? Çünkü elimizde 2015-2020 yılları arasına sıkışıp kalmış tek bir veri seti var. Ne öncesini biliyoruz ne de sonrasını.

Sadece o 5 yıllık karanlık dönemde 11 milyon 834 bin yurttaşımıza gıda zehirlenmesi tanısı konuldu. Bu insanların bir kısmı iyileşemedi, tekrar hastanelere koştu ve toplam tedavi sayısı 18 milyonu aştı. Daha da acısı, 1714 insanımızı yediği yemek yüzünden kaybettik.

Bu tablo, buzdağının sadece görünen yüzü. Çoğumuz basit bir mide bozulması sanıp hastaneye gitmiyoruz veya kayıtlara bağırsak enfeksiyonu olarak geçiyor. Peki ya uzun vadeli etkiler? Kötü gıdaların yol açtığı organ yetmezlikleri, gelişim bozuklukları, diyabet, kalp hastalıkları ve kanser gibi ağır bedelleri ne kadar ödediğimizi hiçbirimiz bilmiyoruz.

Gıdalarımız Kimlere Emanet?

Gıda güvenliğimizin teminatı olması gereken bir mekanizma ne yazık ki kusurlu işliyor. Normal şartlarda, gıda üreten bir işletmeye girdiğimizde, o ürünün bilimsel olarak sağlıklı olduğunu teyit edecek eğitimli bir uzmanın orada olması gerekir. Bu, Avrupa Birliği standartlarına uyum sürecinde hayatımıza giren hayati bir kazanımdı.

Ancak iktidar, bu sistemi bir yük olarak gördü ve defalarca kaldırmaya çalıştı. Danıştay her defasında buna dur dese de, sistemin içi boşaltıldı, yozlaştırıldı.

Sistemin en büyük garabeti şurada: Gıda güvenliğimizden sorumlu kişinin gıda bilimi eğitimi almasına gerek duyulmuyor. Gıdayla ilgisi olmayan açıköğretim bölümlerinden mezun ev ekonomistleri, kimyagerler, diyetisyenler güvenliğinden sorumlu tutulabiliyor. Hatta bir dönem bu mesleklerin arasına orman mühendisliğini eklemek için de nabız yokladılar.

Daha da vahim bir durum var. Mahallemizdeki kasap, fırın, manav, her gün kahve içtiğimiz kafe, çocuklarımızın severek yediği o dönerci. Eğer işletme küçük ölçekliyse (teknik tabirle az personeli veya düşük motor gücü varsa), hiçbir uzman çalıştırmak zorunda değil.

Türkiye’deki gıda işletmelerinin %80’i işte bu kapsama giriyor. Yani yediğimiz yemeğin, aldığımız ekmeğin %80’i, bilimsel bir gıda denetiminden yoksun, tamamen işletmecinin insafına kalmış durumda.

Ve son olarak kötü bir haberim var: Bakanlık, zaten delik deşik olan bu sistemi tamamen kaldırmak, Danıştay engelini de aşarak denetimsizliği kalıcı hale getirmek için sessiz sedasız bir çalışma yürütüyor.

Reklam

Mete Yolaş

Gıda Politikaları Danışmanı

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu