Özgür Özel “Tabandan İleride” mi, Yoksa CHP’nin Hafızasına Cesurca Sahip mi Çıkıyor?

CHP’nin Kürt meselesindeki çizgisi zikzaklı değil, ısrarcıdır. Değişen liderler, farklı siyasal iklimler, artan baskılar bu hattı ortadan kaldıramamıştır. Bugün Özgür Özel’in kurduğu cümleler, bu nedenle bir “kopuş” değil; bir hatırlatmadır. Bu çerçevede Özgür Özel, CHP’yi başka bir yere taşımıyor; CHP’nin yıllardır bulunduğu yeri yeniden güçlü bir biçimde, cesaretle tekrar görünür kılıyor.

Türkiye’de Kürt meselesi konuşulurken en çok başvurulan yöntemlerden biri hafızasızlıktır. Her cümle sanki ilk kez söyleniyormuş gibi ele alınır; her siyasal tutum konjonktürel bir manevra gibi sunulur. Bu hafızasızlık özellikle CHP söz konusu olduğunda bilinçli bir siyasal tercihe dönüşür. Bugün Özgür Özel üzerinden kurulan “fazla ileri gitti”, “partisini aştı”, “tabanı bu dili taşımaz” söylemleri de tam olarak bu hafızasızlığın yansımasıdır. Oysa CHP’nin Kürt meselesine dair çizgisi, dönemsel oy avcılığının ya da anlık cesaretlerin değil, on yıllara yayılan bir sosyal demokrat sürekliliğin ürünüdür.

Bu sürekliliğin ilk güçlü halkası 1989’dur. SHP/CHP tarafından hazırlanan Doğu ve Güneydoğu Raporu, Türkiye siyasetinde bir kırılma anını temsil eder. Bu rapor, Kürt meselesini bir güvenlik başlığı olmaktan çıkarıp açıkça bir demokrasi ve eşit yurttaşlık meselesi olarak tanımlar. Devletin inkâr politikalarının toplumsal barışı tahrip ettiğini, kimliğin bastırılmasının birliği güçlendirmediğini, aksine çatışmayı derinleştirdiğini söyler. Anadilin kamusal alandaki varlığı, siyasal temsilin önündeki engeller, yerel demokrasinin güçlendirilmesi gibi başlıklar, bugünden bakıldığında hâlâ güncelliğini koruyan bir demokratik ufuk sunar. Bu, devlet aklına karşı yurttaşlık aklının, güvenliğe karşı demokrasinin tercih edilmesidir.

Bu raporun soyut bir niyet beyanı olmadığını ise kısa süre sonra yaşanan siyasal pratik gösterir. 1991 Genel Seçimleri’nde SHP’nin HEP ile kurduğu ittifak, Kürt siyasi hareketinin Meclis’te ilk kez doğrudan temsil edilmesinin önünü açar. 18 milletvekilinin Meclis’e girmesi, Türkiye siyasetinde yalnızca bir sayısal sonuç değildir; temsilin meşruiyetinin kabulüdür. Bu adım, bugünkü gibi görece “normalleşmiş” bir ortamda değil; milliyetçi reflekslerin yüksek, devlet baskısının sert olduğu bir dönemde atılmıştır. Yani CHP geleneği, Kürt meselesinde yalnızca doğru sözler söylememiş, demokratik temsilin bedelini de üstlenmiştir.

Aradan geçen yıllar, baskı rejimleri ve siyasal savrulmalar bu hattı ortadan kaldırmaz. 2011’de yayınlanan “Demokrasi: Eşit Yurttaş, Özgür Toplum” raporu Kürt meselesini Türkiye’nin genel demokrasi krizinin ayrılmaz bir parçası olarak ele alır. Burada mesele artık yalnızca bir “bölge” ya da “kimlik” başlığı değildir; yeni anayasa ihtiyacı, kuvvetler ayrılığı, ifade ve örgütlenme özgürlüğü, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi gibi yapısal demokratik taleplerle birlikte düşünülür. Kürt meselesi, olağanüstü bir istisna olarak değil; Türkiye’de demokrasinin neden eksik olduğunu gösteren merkezi bir örnek olarak konumlandırılır. Bu yaklaşım, klasik sosyal demokrat düşüncenin temel refleksidir: Sorunu parçalamak değil, bütüne yerleştirmek.

2018 tarihli “CHP’nin Kürt Sorununa Bakışı, Çözüm Çerçevesi: 22 Soru 22 Cevap” metni ise bu hattın daha da somutlaştığı bir eşiktir. CHP burada meseleyi açıkça bir demokrasi sorunu olarak tanımlar; askeri ve güvenlikçi yöntemlerin çözüm üretmediğini net biçimde ifade eder. Meclis zemininde, şeffaf, katılımcı ve toplumsallaşmış bir çözüm süreci savunulur. Anadilin bir insan hakkı olduğu vurgulanır, seçim barajları ve siyasal temsil engelleri eleştirilir, geçmişle yüzleşme ve onarıcı adalet mekanizmaları gündeme getirilir. Üstelik bu yaklaşım yalnızca teorik değildir; somut yasa teklifleri ile de desteklenir. CHP burada bir kez daha şunu söyler: Kürt meselesi, devletin değil, toplumun meselesidir; çözüm de kapalı kapılar ardında değil, kamusal ve demokratik zeminde aranmalıdır.

Ve bugün, 2025 tarihli Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’na sunulan rapor bu uzun hattın son halkası olarak karşımıza çıkar. Bu rapor, önceki metinlerden kopan değil; onları güncelleyen bir metindir. Yine aynı kavramlar merkezde durur: Eşit yurttaşlık, demokratik temsil, toplumsal barış, meclisin merkezi rolü. Kürt meselesi bir kez daha “güvenlik” parantezine alınmaz; demokrasi sorunu olarak tanımlanır. CHP burada, geçmişte söylediği sözleri inkâr etmez; tersine onları bugünün koşullarında yeniden kurar.

Bu kronoloji bir şeyi açıkça gösterir: CHP’nin Kürt meselesindeki çizgisi zikzaklı değil, ısrarcıdır. Değişen liderler, farklı siyasal iklimler, artan baskılar bu hattı ortadan kaldıramamıştır. Bugün Özgür Özel’in kurduğu cümleler, bu nedenle bir “kopuş” değil; bir hatırlatmadır. Bu çerçevede Özgür Özel, CHP’yi başka bir yere taşımıyor; CHP’nin yıllardır bulunduğu yeri yeniden güçlü bir biçimde, cesaretle tekrar görünür kılıyor.

CHP tabanı bu hattın dışında değildir; tersine bu hattın asli taşıyıcısıdır. Kürt meselesine dair raporların siyasal anlam kazanmasını mümkün kılan şey, parti yönetimlerinin tek başına iradesi değil, CHP seçmeninin yıllara yayılan demokrasi talebidir. CHP tabanı, sandıkla sınırlı bir kitle değil; Türkiye’de sivil siyaseti, sosyal devleti ve temel hakları savunan geniş bir toplumsal zemindir. Bu taban, darbelerle, vesayetle ve OHAL rejimleriyle yüzleşmiş bir siyasal hafızaya sahiptir. Demokrasi, CHP seçmeni için soyut bir ilke değil; bedeli ödenmiş bir mücadele alanıdır. Eşit yurttaşlık fikri de bu nedenle CHP tabanına yabancı değildir. İnkâr ve baskının toplumu bir arada tutmadığını, aksine çatışmayı derinleştirdiğini yaşayarak öğrenmiş bir toplumsal deneyim söz konusudur. Bugün “CHP tabanı bu söylemi taşımaz” diyenler, aslında CHP’nin kendi toplumsal hafızasını inkâr etmektedir. CHP’nin Kürt meselesinde dile getirdiği demokratik çizgi, tabana rağmen değil; tam da bu tarihsel birikime yaslanarak var olabilmiştir. Bu gerçeği görmezden gelmek, CHP’yi değil, Türkiye’deki sosyal demokrat hafızayı silmeye çalışmaktır.

Asıl rahatsızlık tam da buradadır. CHP’nin Kürt meselesinde yeni bir şey söylemesinden değil; yıllardır söylediği şeyi yeniden yüksek sesle söylemeye başlamasından. Çünkü bu süreklilik kabul edildiğinde, hem inkâr siyaseti hem de muhalefeti edilgenliğe mahkûm eden konforlu alanlar çöker.

Türkiye’de sol ve sosyal demokrat siyaset için mesele cesaret eksikliği değil; hafızayı geri kazanmaktır. CHP’nin Kürt meselesindeki tarihsel hattı hatırlandığında, bugün lider ve parti arasında kurulan ayrıştırıcı cümlelerin zemini kendiliğinden dağılır. Çünkü bazen en radikal siyaset, geçmişte söylenmiş doğruları yeniden sahiplenmekten ibarettir, tıpkı Özgür Özel’in cesaretle yapmakta olduğu gibi.

Reklam

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu