Fransa’nın Çöpü Yoksulun Sofrasında: Yardım mı, Aşağılama mı?

Kimin ne yediği zaten sınıfsal bir gösterge. Loi Garot, alt gelir gruplarını, orta ve üst sınıfların tüketim standardının dışına itilen, raf ömrünün sonuna yaklaşmış, endüstriyel ve besin değeri düşük gıdalara mahkum ediyor. Yasa yenilebilir tanımını geniş tutuyor. Besin değeri düşük olsa bile tüketilebilir her gıdanın sisteme girmesine kapı açıyor.

Paris’in ışıltılı vitrinlerinin hemen arkasında, insan onurunu zedeleyen karanlık bir ticaret dönüyor. Dünya, Fransa’nın market atıklarını yasaklayan yasası Loi Garot’yu bir devrim gibi alkışlarken, madalyonun diğer yüzünde bambaşka bir gerçek var.

İkinci Sınıf Vatandaşlık İlanı: “Artık İnsanlar İçin, Artık Gıda”

Yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreğinde küresel gıda sistemi tarihte eşi görülmemiş bir bolluk ve verimlilik düzeyine ulaştı. Ama dağıtım kanallarındaki tıkanmalar ve derinleşen gelir eşitsizliği bu tabloyu tersine çeviriyor. Bir yanda gıdaya erişemeyen insanlar ve açlık var. Diğer yanda üretimden tüketime zincirin her aşamasında gıda israfı büyüyor.

Fransa, bu meşhur yasayı kabul ederek bu çelişkiye yasal ve bağlayıcı bir çözüm getirdiğini düşünüyor. Süpermarketlerde satılmayan ama yenilebilir gıdaların imha edilmesini yasakladı ve bu gıdaları bağışlamayı zorunlu kıldı. Dünyada bunu yapan ilk ülke Fransa oldu. Uluslararası alanda bu adımı politika yeniliği ve sürdürülebilirlik başarısı diye anlatıyorlar. Aslında devlet, yurttaşa karşı temel refah sorumluluğunu özel sermayenin inisiyatifine daha hızlı devrediyor.

Bu yaklaşım, gıda atığını yönetme işiyle yoksulların beslenmesi sorununu aynı potada eritiyor ve tehlikeli bir norm üretiyor: “Artık insanlar için artık gıda.” Bakın altını çizerek söylüyorum:

Artık insanlar için, artık gıda.

Yasa, bu normun kurumsallaşmasına zemin hazırlıyor. Süpermarketler, yetkilendirilmiş bir gıda yardımı kuruluşuyla resmi bir bağış sözleşmesi imzalıyor. Bu sözleşme bağışın düzenini, nakliye koşullarını ve gıda güvenliği ölçütlerini belirliyor, yani gönüllü yardımı kağıt üzerinde işleyen bir düzene çeviriyor.

Bu düzen, yardım kuruluşlarının sırtına öngörülmeyen mali ve operasyonel yük bindiriyor. Üstelik bağış yapan işletmeler, bağışlanan ürünün muhasebe kayıtlarındaki net değeri üzerinden %60 oranında kurumlar vergisi kıyağından faydalanıyor. Bu kıyağın cironun binde 5’iyle sınırlı olsa da sermaye sahipleri için milyonlarca Euro’luk bir vergi kalkanına dönüşüyor. Böylece atık yönetimi bir maliyet kalemi olmaktan çıkıyor, finansal getirisi olan bir araca dönüşüyor. Bir karlı hayırseverlik mekanizması yaratıyor.

Kimin ne yediği zaten sınıfsal bir gösterge. Loi Garot, alt gelir gruplarını, orta ve üst sınıfların tüketim standardının dışına itilen, raf ömrünün sonuna yaklaşmış, endüstriyel ve besin değeri düşük gıdalara mahkum ediyor. Yasa yenilebilir tanımını geniş tutuyor. Besin değeri düşük olsa bile tüketilebilir her gıdanın sisteme girmesine kapı açıyor.

Gıda Güvenliği Riski: Tarihi Geçen Ürünler Bağışlanabilir mi?

Yasa, nakliye süreçleri yeniden kurmayı ve soğutmalı taşıma ve depolama düzenini perakendeciden yardım kuruluşuna uzanan bir hatta genişletmeyi zorunlu kılıyor. Bu genişleme, gıdada zehirlenme ve hastalık tehlikesinin beraberinde getiriyor. Son tüketim tarihi yaklaşan ürünlerin taşınması, Listeria ve Salmonella gibi hastalık yapıcı bakterilerin çoğalması için riskli bir pencere açıyor. Perakendeciler de imha maliyetinden kaçmak için hasarlı gıdaları da bağışlayabilir.

Yoksulluk ve açlık, kökeni gelir dağılımı adaletsizliğinde olan politik sorunlar. “Süpermarketler atığını bağışlarsa açlık biter” varsayımı, devletin asgari ücreti artırma, sosyal yardımları güçlendirme ya da gelir desteği sağlama gibi asli görevlerini ihmal etmesine mazeret üretiyor. Açlığı politik bir başarısızlık gibi değil, teknik bir aksaklık gibi sunuyor. Sosyal güvenlik ağının yerini, sermayenin insafına ve sivil toplum kuruluşlarının gönüllü emeğine dayalı bir yapı alıyor. Böylece gıda hakkı, temel insan hakkı olmaktan çıkıp kurumsal sosyal sorumluluk projelerinin yan ürünü haline geliyor.

Yoksulluk Yönetimi: Sosyal Devlet Yerine Şirket İnsafına Terk Edilen Gıda Hakkı

Gıda yardımı almak için kuyruğa girmek, belgelerle yoksulluğunu kanıtlamak zorunda kalmak ve seçme şansı olmadan verilenle yetinmek, yurttaşta utanç ve aşağılanma duygusu yaratıyor. Yoksullukla mücadele eden bazı yurttaşlar bu utanç nedeniyle yardıma başvurmuyor ve aç kalmayı tercih ediyor. Yasa, toplumu gıda üzerinden ikiye bölüyor: Bir yanda parasını verip istediğini seçen, taze ve sağlıklı gıdaya erişen yurttaşlar var. Diğer yanda toplumun “artıklarıyla” beslenen, seçme hakkı elinden alınmış, pasif yardım alıcıları duruyor.

Bu tablo, eşit yurttaşlık ilkesini temelden sarsıyor. Yoksullukla mücadele eden yurttaş için gıda bir hak olmaktan çıkıyor; zenginlerin sofrasından düşen bir lütfa dönüşüyor. Üstelik yardım paketleri, alıcıların kültürel, dini ya da sağlık ihtiyaçlarını çoğu zaman karşılamıyor. “Ne bulursan onu ye” mantığı, yurttaşın kendi hayatı üzerinde söz sahibi olma hakkını yok sayıyor.

Peki, israfı yasayla azaltırken, yurttaşın onurunu ve hakkını kim koruyacak?

Reklam

Mete Yolaş

Gıda Politikaları Danışmanı

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu