Dünyanın birçok yerinde benzer bir tablo var. Yaşlar ilerliyor ama olgunluk gecikiyor. Yetişkinlik, biyolojik bir aşama olmaktan çıkıp ertelenen bir toplumsal statüye dönüşüyor. İnsanlar çalışıyor, tüketiyor, oy veriyor ama hayatları üzerinde gerçek bir denetim kuramıyor. Bu durum yalnızca bireysel tercihlerle açıklanamaz. Bu, küresel ölçekte şekillenmiş bir toplumsal düzenin sonucu.
Geç kapitalist dünyada yetişkinlik, sorumluluk ve süreklilik anlamına gelmekten çıkarıldı. Yerine esneklik, geçicilik ve uyum koyuldu. Güvenceli işlerin çözülmesi, yaşam boyu borçluluk, sürekli performans baskısı ve geleceğin belirsizleşmesi, insanları uzun vadeli düşünmekten kopardı. Yetişkinliğin maddi zemini çöktüğünde, geriye sadece biçimsel bir yaş alma kaldı.
Bu küresel eğilim her yerde aynı sonuçları üretmedi. Bazı toplumlar bu basınca kolektif yapılarla direnebildi. Bazıları ise bu dalganın altında dağıldı. Türkiye ikinci grupta yer alıyor. Çünkü burada küresel güvencesizlik, yerel siyasal tercihlerin yarattığı sürekli kriz haliyle birleşti.
Türkiye’de yaşanan şey basit bir yozlaşma değil. Toplumsal olgunlaşmanın sistematik olarak ertelenmesi. İnsanlar çocuk kalmadı. Çocuklaştırıldı. Bunun nedeni yalnızca ekonomik zorluklar değil. Aynı zamanda siyasetin bireyi sürekli pasif bir konuma itmesi.
İktidar, yurttaşı eşit bir özne olarak değil, korunması ve yönlendirilmesi gereken bir evlat olarak kurguladı. Devlet ile toplum arasındaki ilişki, karşılıklı sorumluluk temelinden koparıldı. Bunun yerine itaat ve bağımlılık üretildi. Sürekli kriz söylemi, sürekli tehdit algısı ve bitmeyen olağanüstü hal duygusu, toplumun düşünme kapasitesini daralttı. Bu yapı, dünyadaki benzer örneklerle karşılaştırıldığında ayırt edici bir özellik taşıyor. Türkiye’de kriz geçici değil, kalıcı hale getirildi. Kriz bir yönetim tekniğine dönüştü. Sürekli baskı altında tutulan toplum, reflekslerle yaşamaya alıştırıldı. Refleks ise olgunluğun düşmanıdır. Ancak tabloyu yalnızca iktidarla açıklamak eksik kalır. Muhalefet de bu yapıyı bozacak bir karşı kültür inşa edemedi. Dünya örnekleri şunu gösteriyor. Toplumsal olgunlaşma, sadece iktidarın sınırlandırılmasıyla değil, toplumun eyleyici bir özne haline gelmesiyle mümkün olur. Türkiye’de muhalefet bu eşiği geçemedi.
Özellikle merkez muhalefet, toplumu dönüştürülecek bir güç olarak değil, yönetilecek bir beklenti kitlesi olarak ele aldı. Sürekli sandık vurgusu, sürekli ertelenen mücadele, kontrollü tepkiler, toplumun eylem kapasitesini köreltti. Bu durum yalnızca siyasal bir hata değil, sosyolojik bir sonuç yarattı. İnsanlar müdahil olmayı değil, beklemeyi öğrendi. Bu noktada ortaya çıkan olgu, dünyada da görülen ama Türkiye’de daha sert yaşanan bir döngü üretti. Sürekli sönümlenen öfke. İlk anda yükselen tepkiler, kısa sürede dağılır hale geldi. Çünkü öfke örgütlenmedi. Örgütlenmeyen öfke, yalnızca boşalma işlevi görür.
19 Mart’ta Ekrem İmamoğlu’nun gözaltına alınmasının ardından yaşananlar bu durumu açıkça gösterdi. İlk günlerde güçlü ve kendiliğinden bir toplumsal tepki ortaya çıktı. Ancak bu enerji süreklilik kazanamadı. Çünkü topluma, öfkeyi kalıcı bir güce dönüştürmenin yolları öğretilmedi. Tepki vardı ama hat yoktu. Kalabalık vardı ama yön yoktu. Bu olgunun dünyadaki karşılıkları incelendiğinde benzer örnekler görülür. Güvencesizliğin arttığı, siyasal katılımın daraltıldığı toplumlarda öfke sık sık patlar ama nadiren dönüşür. Dönüşüm, ancak kolektif sorumluluk ve süreklilik üretildiğinde mümkündür.
Türkiye’de yetişkinliğin gecikmesinin temel nedenleri bu noktada birleşir. Ekonomik güvencesizlik bireyi yalnızlaştırır. Siyasal dil bireyi pasifleştirir. Kültürel anlatılar ciddiyeti değersizleştirir. Bu üçlü birleştiğinde ortaya çıkan şey, yaş alıp büyüyemeyen bir toplumdur. Bu tablo kader değildir. Ancak motive edici söylemlerle de değişmez. Dünyadaki örnekler şunu gösteriyor. Toplumlar ancak yük paylaşmayı öğrendiklerinde olgunlaşır. Sorumluluk alan bireyler, ancak sorumluluk almaya değer kolektif yapılar içinde var olabilir.
Türkiye’de sorun insanların cesaretsiz olması değil. Sorun cesaretin sürekliliğinin sistematik olarak kesilmesidir. Bu döngü kırılmadıkça toplum yaş alır ama büyümez. Büyümeyen toplum çürür. Çürüme sessizdir. Sessizlik itaat üretir. İtaat düzeni kalıcı kılar. Öfke parlar söner ve geriye daha ağır bir yorgunluk kalır. Ya birlikte yük almayı öğreniriz ya da hepimiz çocuk kalırız.
