Bir önceki yazımda [1], okullarda bir öğün yemek verilmesini bir sosyal politika olarak ele almış; yakın dönemde bu konuda neler yaşandığından ve istatistiklerden söz etmenin, aslında bu politikayı savunabilmek için çok da gerekli olmadığını belirtmiştim. Çünkü öyle bir talepten bahsediyoruz ki herkesin ortaklaşabileceği, yurttaşları birbirinden ayırmadan herkesin olumlu sonuçlarından faydalanabileceği bir politika bu. Hâlâ aynı görüşteyim. Bu politikayı savunurken neden kendimi verilerle ve makalelerle destekleme zorunluluğu hissedeyim ki? Her şey ortada aslında: Çocuklar okula aç gidiyor, gıda güvenliği sorunlu, ülkemizde insanlar gıda zehirlenmesi nedeniyle hayatını kaybedebiliyor. İnsanları birbirinden ayıran ve çatışma yaratan çok fazla unsur varken, birleştirici unsurların neredeyse hiç olmadığı bir ortamdayız. İşte bu nedenle, ihtiyaç duyduğumuz birleştirici politikalardan biri de bu uygulama olabilir.
Bu kısa girişin nedeni, bu yazının da aynı temel konudan besleniyor olması. Ancak bu kez akış biraz farklı olacak. Basit bir internet aramasıyla ulaştığım birkaç içeriğin parçalarını da sizlerle paylaşacağım. Amacım, “bir sosyal politika olarak okullarda bir öğün yemek” talebinin yalnızca belli bir kesimin talebi olmadığı ve bu konuda yazanların da sadece “bizden” sayılanlar olmayabileceğini göstermek. Ayrıca, bir “hak” olarak tanımlanması gereken bu talebin yerel kalkınmaya nasıl katkı sağlayabileceğini anlatmak ve dünyadan bir örnekle bunu somutlaştırmak.
İlk olarak, 23. Dönem AKP Hatay Milletvekili ve Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Müsteşarı olarak görev yapmış Prof. Dr. Mustafa Öztürk’ün Kasım 2022 tarihli yazısından[2] bazı bölümler paylaşmak istiyorum. Öztürk yazısına, “Her çocuğun kaliteli, sağlıklı gıdaya ulaşması ve eşit beslenmesi en temel hakkıdır.” cümlesiyle başlamış. Kesinlikle doğru bir tespit. Yazının devamında, bu uygulamanın ayrım yapılmadan her çocuk için geçerli olması gerektiğini, beslenmenin ötesinde toplumsal bir sağlık meselesi olduğunu ve geleceğe yapılan bir yatırım olarak görülmesi gerektiğini vurgulamış. Ayrıca, eşitsizliklerin azaltılmasıyla birlikte çocuklar arasındaki çatışmaların da azaldığını Güney Kore örneği üzerinden anlatmış; böylece uygulamanın sosyal etkilerini somutlaştırmış. Yazının genelinde ise bu politikanın eğitimden gıda güvenliğine kadar çeşitli faydalarından söz etmeye devam ediyor. Son bölümde önemli bir cümle kuruyor: “Özellikle kamu okullarında bu yapılmalı. Sosyal devlet anlayışı bunu gerektirir.” Nasıl planlanacağı, nasıl uygulanacağı ve nasıl denetleneceği konusunda Sayın Öztürk ile büyük ihtimalle ciddi fikir ayrılıklarımız olur; ancak yine de bu politikanın temel bir hak olduğu, toplumsal ölçekte fayda sağladığı ve tüm çocuklara ayrım gözetmeden ulaştırılması gerektiği konusunda hemfikiriz.
Bu talebin yalnızca beslenme ihtiyacını karşılamaktan ibaret olmadığını; karın doyurmanın ötesinde birçok olumlu etki yaratacağı çok açık. Bu olumlu etkiler üzerine düşünürken karşıma Brezilya örneği çıktı. Menekşe Toktay’ın 19 Kasım 2025 tarihli yazısında[3] konu iklim yönüyle ele alınmış olsa da, bana farklı bir alan açtı ve Brezilya’nın bu konuda neler yaptığını anlamak için kısa okumalar yapmama vesile oldu.
Brezilya’da “bir öğün yemek” uygulaması anayasal bir hak olarak tanımlanmış durumda. Dolayısıyla, orada bu uygulama artık toplumun kanıksadığı bir gerçek hâline gelmiş. Brezilyalı birine şaşırılacak tarafı sorsanız, muhtemelen “Vay be, bunu anayasaya koymuşlar” demez; aksine “Nasıl yani, Türkiye’de böyle bir hak anayasal olarak tanımlanmamış mı?” diye sorar.
Brezilya’daki bir diğer önemli unsur ise okul yemeklerinde kullanılan ürünlerin bölgedeki yerel çiftliklerden ve küçük üreticilerden temin edilmesi. Ben ise meseleyi daha kamucu bir açıdan ele almayı tercih ediyorum. Kamu kaynaklarını MESEM gibi çocuk emeğini ucuz işgücü olarak konumlandıran uygulamalara harcamak yerine, merkezi bir planlama ve sıkı bir denetim mekanizmasıyla tüm ülke okullarına yemek sağlayacak bir sistem kurabiliriz. Yiyeceklerin taze ve sağlıklı kalabilmesi için her okula yakın kamu çiftliklerinde üretilen ürünler, günlük menülerin hazırlanacağı kamu yemekhanelerine gönderilebilir. Bu yemekhanelerde hazırlanan yemekler de okullara dağıtılabilir.
Elbette tüm bunların çok daha detaylı çalışılması, olası kriz durumlarında nasıl hareket edileceğinin de önceden planlanması gerekir. Ancak kabaca bakıldığında bile, yalnızca beslenme ihtiyacından yola çıkan bu politikanın kamusal kalkınmaya, toprağın işlenmesine ve üretimin desteklenmesine kadar uzanan güçlü bir boyutu olduğu görülüyor.
Peki, Türkiye’de kamusal bir beslenme politikası hiç uygulanmadı mı? Aslında uygulandı. ABD’nin “PL 480 – Food for Peace” programına dahil edilmesinin ardından, Köy Enstitüleri kapatılana kadar bu politika sürdürüldü.[4] Teorik eğitimler uygulamalarla destekleniyor, beslenme hakkının ve toplumsal eşitliğin bir simgesi olarak yemekhaneler de bu yapının önemli bir parçasını oluşturuyordu. Ayrıca, bu sistemin amaçlarından biri Türkiye’nin kırsal bölgelerine öğretmen yetiştirmek ve kentli nüfusla kırsal kesim arasında bir fırsat eşitliği yaratmaktı. Bugünden bakınca ne kadar uzak bir ihtimal gibi geliyor, değil mi?
“Bu fikri yalnızca biz düşündük ve güçlü şekilde savunuyoruz” gibi bir iddiamız yok elbette. Hayatta öğrendiğim en önemli şeylerden biri, karşındaki kişiyi ya da topluluğu, fikirlerine katılsan da katılmasan da, en az kendin kadar akıllı görmek gerektiğidir. Bu bakışla olup bitene yöneldiğimizde, insanın yolu Evrensel Gazetesi’nin Haziran 2022 tarihli haberine[5] çıkıyor.
Çocukları eşitlikle tanıştırıp bunu içselleştirmelerini sağlayacak; hem zihinsel hem fiziksel gelişimlerine katkı sunacak; kamusal ve merkezi bir planlamayla kalkınmayı destekleyecek bu sistemin uygulanmıyor olmasının sebebi kaynak yetersizliği değil, öncelikler. Bugün saray rejiminin ve iktidarın önceliği, kaynakları yurttaşın yararına ya da kamusal kalkınmaya yönlendirmek yerine çevresine dağıtmak gibi görünüyor.
Okullarda çocukların eşit biçimde beslenebilmesi başlı başına çok değerliyken, bu politikanın beraberinde getirdiği pek çok çevresel ve toplumsal fayda da cabası. Bu nedenle, böyle bir sosyal politikanın hayata geçmesi için talebi sahiplenmeli, arkasında durmalı ve her fırsatta dile getirmeliyiz. Unutmayalım: Bu konu, çocuk sahibi olup olmamamızdan ya da ebeveynlik tercihimizden tamamen bağımsız, toplumsal bir meseledir. Tıpkı sermayedara ucuz iş gücü yaratan, çocuk işçiliğini meşrulaştıran bakanlık protokollerine karşı çıkmak gibi… Bu ülkenin geleceğinin daha fazla törpülenmesine izin vermemeliyiz.
[1]: Mert Hakcı – https://izlek.org/okullarda-bir-ogun-yemek-kim-hayir-diyebilir/
[2]: Prof. Dr. Mustafa Öztürk – https://www.indyturk.com/node/575181/t
[3]: Menekşe Toktay – https://www.perspektif.online/ucretsiz-okul-yemeklerinin-iklim-yonu/
[4]: Dilek Akansu: https://www.ayrim.org/guncel/okul-yemegi-ve-beslenme-hakkinin-turkiye-yolculugu/
[5]: Burcu Yıldırım: https://www.evrensel.net/haber/463056/okullarda-ucretsiz-yemek-mumkun-cocuklarin-gelecekte-yasayacagi-pek-cok-problemi-cozuyor
