Bir konuyu, konu gündeme gelince konuşmanın avantajları olduğu kadar dezavantajları da var. Dezavantajlardan biri, eğer konu sıcak ise, konuyu teorik çerçeveden çıkartıp, kurum ya da kişi özeline indirgemek zorunda kalmamız. Bu da bazı kritik noktaları es geçmemize sebep oluyor. Yaklaşan bir seçim yok. Gündemi de 2026’da seçim olmayacak gibi tartışmaya devam ediyoruz. Buradan hareketle, ortada bir seçim gündemi yokken seçim kampanyalarını tartışmanın sağlıklı olacağını düşünüyorum.
Özellikle AKP’li yılların topluma yanlış öğrettiği başlıklardan birisi de seçim kampanyaları. Toplumsal ve siyasal muhalefet seçim kaybettikçe orta ve uzun vadeli iddia sahibi olmaktan uzaklaştı. Partiler bir yerden sonra sadece sandığı ve sandığın sıcak gündem olduğu kampanya süreçlerini kurgulamaya girişti. Bu kurguyu yaparken de hep kısır tartışmalar izlettirdiler.
“Kampanya Başarısızlığı” nedir?
Sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim: Tek başına seçim kampanyasının başarısızlığı diye bir şey yoktur. Seçim kampanyası, seçime kadar gelen süreçte yapılan siyasetin bir tür stres testidir. Gündem hızlandıkça siyasi iddiaların tutarlılığı ve -varsa- programın/vaatlerin ne kadar karşılık bulduğu seçime giderken sınanır. Belirleyici olan kampanya, sloganlar, vaatler değil seçim hattına gelene kadar yapılan siyasi pratiklerin kendisidir.
Odaklanılması gereken asıl süreç kampanyanın başarısı ya da başarısızlığı değil, öncesindeki süreçlerin parçalarıdır, örgüt pratikleridir, kurulan karşıtlıklar ve karşıtlıklar üzerine inşa edilen siyasi iddialardır. Eğer ortaya konan siyasi iddialar, güç ilişkileri bağlamında doğru bir zemine oturmuyorsa, örneğin sadece kampanya sürecinde ortaya çıkan bir “kurgu olarak” vaatler ortaya atılıyorsa bunun bakiyesini kampanyaya bırakmak sadece kolay olandır. Asıl belirleyici olan siyaset iken, kampanya siyasetin yerini aldığında, siyaset reklam ajansına teslim edilir.
Aday Profili tartışmak
Seçim sürecine sıkıştırılan diğer bir yanılgı da aday profili tartışması. Yine siyasal muhalefet, art arda kaybedilen seçimlerin de etkisiyle çoğu zaman problemi “doğru aday” diye paketlenen bir boş tartışmaya götürdü.
Özellikle yerel seçimde artan bu tartışmanın da yanıldığı nokta yine tüm süreçleri sandığa indirgeyen, geriden getirilmiş hiçbir siyasi iddia kaygısı gütmeyen anlayıştır: Seçime doğru giderken bir aday çıkacak, bir aday bulacağız, sonra da arkasına geçeceğiz, destekleyeceğiz. O da bize seçimi kazandıracak anlayışı.
Bu tavır, adaydan bağımsız şekilde; ideolojik ayrımları silikleştiriyor, yurttaşları seçmene indirgiyor ve süreci içinde yaşadığımız dönem itibariyle; sadece AKP’nin gitmesine odaklıyor. Bu sebepledir ki yıllardır, eskinin çoktan kaybettiği bir ortamda, yerine bir türlü yenisini koyamıyoruz. Çünkü ne koyacağımızı tartışmak yerine, “bir adayın arkasına” geçme trenine atlıyoruz. Aday kim olacak tartışmaları siyasi talepleri, kurulacak siyasi karşıtlıkları öteliyor.
Bunun en basit göstergesi, son 3 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde toplumsal muhalefetin desteklediği adaylardır (2014, 2018, 2023). Bu isimlerin, seçim öncesi ve sonrası durumları arasındaki kocaman fark, seçime sıkıştırılan ve tartıştırmaları engelleyen anlayışın eseridir. Tarihsel olarak her bir “aday” bir sonraki seçimde ya ortada aynı safta değildi ya da artık adı bile duyulmak istenmiyordu.
Sonuçsuzluk
Seçim kampanyalarına odaklanmanın başka bir açmazı da, siyasi hattın 365 gün yerine, belirli döneme odaklı kurulmasından kaynaklı, seçim sonrasına hiçbir siyasi öğreti bırakmamasıdır. Sandıktan sadece birinci olan kişi ya da parti çıkıyor, diğerlerinin talepleri çöpe gidiyor. Kaybederken de biriktiremiyoruz. Bu vaatler, toplumsal talepler olsa bile yine de kampanyacılık anlayışının kurbanı oluyor.
Kendi adıma, temsili demokrasinin en iyi sistem olduğunu düşünmüyorum. Dolayısıyla yazıdaki eleştirilerim de bu sistemi iyileştirme niyetiyle değildir. Ancak ilerletilen siyasi süreçlerin, o süreci taşıyacak biçimlerden bağımsız da işlev görebileceğini düşünüyorum. Yani örneğin bir sistem tartışması ilerletmek için önce toplumda bu konuda bir birikmeye ihtiyaç var. Kampanyacılık anlayışı, bu anlamda bu olası birikmeye engel oluyor.
Her kampanya, bir önceki siyasi iddiayı masadan temizliyor ve süreç yeniden başlıyor. Ne demiştik, siyaset reklam ajansına teslim ediliyor. Zaten yurttaşlar ile partiler arasındaki mesafe çok açıkken; bu masayı temizleme adımı, sonrasında yurttaşların markette gezer gibi raflardan kendine vaat beğendiği bir yere götürüyor. Ve seçimi kaybedince dolayısıyla vaatler de kaybetmiş sayılıyor.
Muhakkak ki bu problemler kampanyadan çok, siyasetin finansmanı, siyaset yapıcıların hangi sınıf temsiliyetiyle orada oldukları ve güç ilişkileriyle çok daha ilgilidir. Naçizane niyetim de, bu kampanya örtüsünü kaldırıp, tartışmayı asıl sebeplere getirmektir.
Bu bağlamda kampanyacılığı ve kampanyaları konuştuğumuz bir YouTube programına referans vererek yazıyı tamamlamak istiyorum. Sevgili Eren Aksoyoğlu’yla birlikte seçim kampanyalarını öncesinde oluşan siyasetle de birlikte değerlendirdiğimiz bu programı takip etmek için linki bırakıyorum: Seçim Kampanyaları.
