Bu ülkede “gençlik” diye parlatılan şey aslında vitrinin arkasına saklanmış bir boşluk. Genç olsun da ne olursa olsun… Sanki yaş, başlı başına bir devrim enerjisiymiş gibi. Bir de buna eklenen o meşhur “liyakat” masalı var; yıllardır ülke siyasetinin tezgâhında ısıtılıp duruyor. Diploma gösteren yönetmeye kalkıyor, iki yabancı terim kullanan da kendini ülkenin akıl çobanı sanıyor. Halbuki tüm bu süslü lafların bir gram ağırlığı yok. Yönetme iradesi iyi okuldan mezun olmakla doğmuyor; karakteri taşımayanın diploması sadece duvara asılı bir dekor.
Memleketin siyaset koridorları, liyakat denilen bu yapay putun küfünü taşıyor. “Genç lider”, “eğitimli lider”, “kaliteli yönetici” gibi etiketler ülkeyi yönetecek aklın yerine, bir bakkal defterine yazılmış pazarlama notları gibi duruyor. Bu etiketlerin ışığında yürüyenlerin çoğunun gölgesi bile yok; toplumun yükünü sırtlamak şöyle dursun, kendi ağırlığını taşıyamayan insanlar bunlar.
Ve gelelim solun gölgesine… Bu ülkede sol diye bir şey dolaşıyor ortalıkta ama bir düşünce değil; bedeni boşaltılmış bir kılıf. Asıl solun damarlarında dolaşan o sert, ağır, sınıfsal hakikat bizde görünmüyor. Yerine, popülizmle şişirilmiş, duyarlılık paketlerine sarılmış bir çeşit sahte hareket var. Bu sahte sol, sömürüden bahsetmeye korkuyor ama dekoratif hassasiyetlere sarılıyor. Mücadele değil; vitrin düzeni peşinde. Kavgadan değil; iyi aydınlatılmış protesto karelerinden besleniyor.
Kadın mücadelesi, hayvan hakları, ekoloji… Bunlar tarihsel olarak solun derin damarlarında yer alması gereken başlıklar. Çünkü eşitsizlik, işçi sınıfının alnındaki terle sınırlı değil; doğanın sömürülmesinde, kadın bedeninin politik kullanımında, sokaktaki hayvanın kırılganlığında da var. Fakat bu ülkenin sol diye pazarladığı yapı, bu başlıkları birer duygu işletmesine çevirdi. Liberal gevşekliğin kurduğu dernekler bu alanları “vicdan tüketimi”ne çevirdi. Politik mücadele değil, salon sohbeti üretiliyor. Gönüllülük adı altında örgütsel rehavet, dayanışma adı altında kişisel PR çalışması yapılıyor.
Bu derneklerden geçerek sola ulaşan gençler ise solun ruhu yerine, sadece paketiyle tanışıyor. Devrimin ağırlığını değil, Instagram estetiğini öğreniyorlar. Sınıf mücadelesinin karanlık odasına hiç girmeden kendilerini solcu sanıyorlar. Yoksulluğu bir görsel unsur olarak tüketiyorlar. Solu güzelleştirip içini boşaltıyorlar. O içi boşaltılmış sol da, her gün biraz daha yıpranarak toplumun içinde bir hayalet gibi dolaşıyor.
Bugün solun sesi kalın değil; içi yankı yapan bir teneke gibi. Sınıf meselesi yok, emek yok, adaletsizlik yok. Yerine konulan şey, laf kalabalığıyla karıştırılmış bir “duyarlılık ekonomisi”. Halkın acısından daha çok konuşulan şey, bu acının nasıl paketleneceği. Mücadele değil; sahne tasarımı konuşuluyor.
Bu yüzden liyakat tartışması da, gençlik parlatmaları da, solun vitrin dekorasyonu da aynı karanlığın farklı yüzleri. Özü olmayan bir siyaset, kendini etiketlerle taşıyor. Sözün bedelini ödememiş gençlik, koltuk hevesiyle yanıp tutuşuyor. Sol ise içi boş sloganların ardında saklanan bir gölge figüre dönüyor.
Ve toplum da bu gölgenin soğukluğunda üşüyor.
Gerçek karanlık dışarıda değil; siyaset denilen yapıların içinde. Çürümüş kavramların, popülizmin hafifliğine teslim olmuş “solcu” görüntülerin, ve karakter yerine CV pazarlayan yönetici sınıfının yarattığı bir karanlık bu. Göz açıp kapayınca kaybolmuyor; çünkü ışık değil, yüzleşme gerektiriyor.
