Kadın, kadının kurdu mudur; YURDU mu?

Bir kadının çıktığı bilinmezliğe giden yolculuğunun, başka bir kadın tarafından sonsuzlaştırılması hikayesidir bu.

Türkiye’de kadın olmak; rüzgârda savrulan bir yaprak gibi her an bir boşluğa düşme korkusuyla yaşamak ama aynı zamanda o yaprağı tutacak binlerce elin varlığını hissedebilmektir.

Yıllardır kulaklarımıza çalınan o soğuk ve zehirli cümle, “Kadın kadının kurdu mudur?” sorusu, bugün yerini tek bir hakikate bırakıyor: Hayır, kadın kadının kurdu değildir; kadın kadının tek nefesi, son sığınağı, yani yurdudur.

Bu topraklar çok sessiz çığlık duydu. Ama bazı çığlıklar vardır ki, üzerinden yıllar geçse de dinmez. Tıpkı 2020 yılının o sisli Ocak ayının bir sabahında Munzur’un kıyısında izi sürülmeye başlayan Gülistan Doku‘nun hikayesi gibi.

Gülistan’ın ailesi o gün bugündür bu sessiz çığlığı, vicdan sahiplerinin kulaklarını sağır edecek şiddette haykırıyorlardı.

Gülistan Doku Nerede?

İnsanların birçoğu bu çığlığı duymadı, birçoğu ailenin Kürt kimliğine sahip olması sebebiyle bu çığlığı ülkenin patolojik sorunlarından en güçlüsü olan; kimlikler üzerine indirgeyerek duymazlıktan geldi, birçoğu ülkenin had safhaya ulaşmış günlük problemlerinin arasına kurban etti ve popüler kültür hikayeleri ile kendilerini oyaladı, birçoğu ise; her gün, ailesinden ayrılıp gelecek umutları ve hayalleri için Anadolu’nun bir iline okumaya giden veaniden ortadan kaybolan bu kadının derdi ile dertlenerek içine attı ailenin feryadını kendine bir kamçı yaptı dertlendi için için yandı tutuştu.

Burada, insanlık yok olurken Gülistan Doku olayı gibi vahşetin erkler tarafından korunup kollandığı olaylarda, canını ortaya koyarak hak mücadelelerinde en ön safta koşan vicdanlı insanlar ve emeği ödenmez gazetecileri de unutmadan ve ayrı tutarak anmak ve hatırlatmak istiyorum tabi.

Şu an cezaevlerinde tutsak olan İsmail Arı ve Alican Uludağ gibi cesur yürekler, daha henüz kimsenin “Gülistan” kelimesini ağzına alamadıkları dönemlerde; katil zanlısının babası olan eski Başsavcı’yı büyük bir cesaretlere anlatıyorlardı ama tabi yine popüler kültür toplumu bunlardan bihaber ne yazık ki.

Yargı kararları olmadan ve suçları kesinleşmeden zindanlarda tutulan gazeteci ve basın emekçisi dostlara da selam ve sevgilerimizi de göndermeden devam edemem bu yazıma.

Bugün Türkiye’de kadınlar; ekonomik eşitsizlikten şiddete, cam tavanlardan sokaktaki taciz korkusundan içlerindeki hiç kaybetmeyerek yaşadıkları HER AN KATLEDİLME duygusuna kadar pek çok cephede savaşıyor. Ancak bu karanlığın içinde parlayan umut ışıkları da yok değil. Sokaklarda “Bir kişi daha eksilmeyeceğiz” diye haykıran binlerce kadın, aslında birbirinin yurdu olduklarını da kanıtlıyor.

Gerçek dayanışma; bir kadının başarısıyla gururlanmak, düşeni elinden tutup kaldırmak ve en önemlisi, adaletin tecelli etmediği her noktada birbirinin sesi olmak ve o dayanışmayı gösterebilmektir. Öyle ki kadının kurtuluşu da buradadır.

Geleneksel ataerkil sistem, kadınları birbirine rakip, birbirinin açığını kollayan figürler olarak resmetmeyi sever. Ancak biz biliyoruz ki; bu karanlık tabloda bizi ayağa kaldıracak olan tek şey, birbirimizin yarasına merhem, çığlığına ses olduğumuz o sarsılmaz en insani dayanışmadır.

Bahsettiğim bunca karanlık ve karamsar dünyanın içerisinde Geceyi Aydınlatan Bir Adalet Meşalesi gibi bi kadın 3-4 sabahtır her uyandığımda gözümün önüne geliyo ilginç bi şekilde. Bu kadının ismi Ebru Cansu. İstemsizce düşünüyorum; kimdir, nedir, ne yer, ne içer, ne sever, neye güler, neye üzülür, nasıl güler, nasıl sevinir, nasıl kızar….. vs. vs.

Yani en insani hallerini aslında.

“Gülistan Benim Kızımdır, Vicdanların Kızıdır. Ucu Nereye Dokunursa Dokunsun…”diyerek çağımız sosyolojisi ve kamu idaresinde çok da karşılaşabileceğimiz isimlerden biri olmadığını cesaretini, kararlılığını ve iradesini Halka ve İdarecilere cümle aleme bu ifadelerle meydan okuyarak ifade çalışan; Ebru Cansu

Ben, konunun adli durumunun hemen hemen her kısmı bugünlerde kamuoyuna yansıdığı için asıl beni etkileyen sosyolojik ve insani olan bu kısmını yazarak içimden geçenleri anlatmak istedim.

Herkesin “intihar” deyip geçmeye çalıştığı o kör düğümü, tırnaklarıyla kazıyarak çözmeye başladı.

Savcı, anne ve kadın Ebru’nun masasında Gülistan, sadece bir “vaka numarası” değildi; bir insanın, bir genç kadının yarım kalan hayalleriydi ve bu hikâyeyi tamamlamalıydı. Tüm kadınlar, hikayeleri yarım kalan kadınlar adına bir azimdi.

Gülistan’ın ailesinin avukatlarının ve acılı ablasının dualarında yankılanan tek bir isim var artık: Ebru Cansu. Ailenin “O olmasaydı bu dosya çoktan unutulmuştu” feryadı, aslında bir kadının bir başka kadına nasıl “YURT” olduğunun en acı ve en asil kanıtıdır.

Bir adalet emekçisi düşünün; binlerce saatlik video kaydını, uykusuz geceler boyunca, saniye saniye izliyor. Gözlerindeki yorgunluğu, gerçeğe olan açlığıyla bastıran bir azim… Bu, sadece bir dosya takibi değil; bir evladın aranışı, bir insanın insanlığa borcudur.

Tunceli Cumhuriyet Başsavcısı’nın sarf ettiği o tarihi sözler, adaletin sadece soğuk duvarlar arasında kalmadığını kanıtlıyor

Ebru Cansu’nun gösterdiği duruşu ile; karanlık kuytularda plan yapanlara, gerçeği saklayanlara ve adaleti yanıltmaya çalışanlara verilmiş en net cevaptır.

Adalet, Ebru Cansu’nun şahsında bir kez daha ayağa kalkmış; “Buradayım, gitmiyorum!” diye haykırarak bağırmış ve insanların Adalet inançlarının dolayısıyla da Vicdan duygularının incindiği, insanın en temel ihtiyaçlarının başında gelen ADALET arayışını mafya ve çetelerde yani zorbalıktan aradığı şu günlerde tekrardan ADALET’e olan inancı tohum gibi yeşerterek uyandırmıştır.

Bir şeyden çok eminim. Mustafa Kemal Atatürk’ün 1925 yılı Adli Yıl Açılış merasiminde yaptığı bir konuşma var. Unuttuğumuz bir konuşmadır bu bugünlerde maalesef.

Savcı Ebru Cansu’nun pratiklerinden, bu konuşmayı kendine kılavuz etmiş; adalet sağlama borcunun bilincinde olan hukuk emekçisinin ne manaya geldiğinin bilincinde olduğunu anlayabiliyorum. 

Kimsesizlerin, kimsesi Cumhuriyet Devrimi’nin önderi Atatürk’ün o sözlerinin bir kısmında şunlar geçiyor:

“…Türkiye Cumhuriyeti’nde kimsesiz bir birey yoktur!
Cumhuriyet, böyle bir kavramı asla kabul edemez!
İnsan hakları, yasalarımızın güvencesi altındadır. En güçsüz ve en kimsesizlerin yardımcısı devlet ve onun kamu hukuku temsilcileri olan CUMHURİYET SAVCILARI’dır.
Kendilerini kimsesiz görenlerin, yanlarında her an haklarını aramakla görevli Cumhuriyet Savcıları bulunduğunu asla unutmamaları ve bundan emin olmaları gerekir…”

Nedense, Gülistan ile ilgili herhangi bir haber izler ya da okurken son birkaç gündü; Ozan Kaplani olarak bilinen, hepimizin bildiği Yürüyorum Dikenlerin Üstünde türküsünün de söz yazarı Hasan Kaplan’ın,​ bu yazıyı yazarken de arkada sevgili ablam İlkay Akkaya’dan dinlediğim şu sözleri zihnimde dönüyor:

“Unuttu dediğin” DOST, seni arar
Alnının terini sofraya sunar
Sana kutsal gelen bin yıllık çınar
Fiske vuruşuyla yıkılır bir gün

Eğer bugün Düzgün Baba diyarı, Munzur’un gözelerinden ve dağlarından bir hakikat figan ediyosa, eğer bir aile yıllar sonra “ADALET” diyerek nefes alabiliyorsa; bu, görevini vicdanıyla harmanlayan bir kadının yani Ebru Cansu’nun eseridir diye düşünüyorum ve bu insanlık adına büyük bir adımdır. Diğer tüm kayıp kadınlar, çocuklar, insanlar için umut ışığı olacaktır.

Bizler ve tüm duyarlı vicdanlı insanlar; canlının içini kemirerek yaşamı yok etmeye çalışan kurtlara inat, YURT olmaya devam edeceğiz.

Eğer bugün bir umudumuz varsa, o da Gülistan Doku’nun akıbetini aydınlatmak için uykusundan feragat eden başsavcıların, meydanları dolduran kadınların ve “Asla Yalnız Değillsin” diyen vicdanlı seslerin varlığıdır.

Bu yazımı, içimdeki hislerimi; umudunu kaybetmeden, umudunu ve hedefini emeği ve cesareti ile birleştirip kararlılıkla yürüyen, tüm Ebrular’a, Gülistanlar’a armağan ediyorum.

Reklam

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu