Röportaj: Oğulcan Orhan
izlek.org’un röportajları serisine CHP İstanbul Milletvekili Oğuz Kaan Salıcı ile devam ediyoruz. Röportajı 1 Aralık 2025 Pazartesi günü videolu görüşme aracılığıyla gerçekleştirdik.
Oğuz Kaan Salıcı’yla bir süre önce yaptığı Erbil ziyaretlerini, Türkiye’nin dış politika tercihlerini ve iktidarın “Terörsüz Türkiye” adını verdiği süreç üzerine konuştuk. Ayrıca röportaj tarihinden bir gün önce tamamlanan CHP’nin 39. Olağan Kurultayına dair görüşlerini sorduk.

Geçtiğimiz aylarda Erbil’i ziyaret ettiniz, zannediyorum üçüncü gidişiniz oldu. Buradaki gözlemleriniz neler, yakın bir gelecekte ne görebiliriz, bir ticari artıştan fazlası mümkün mü sizce? Bazı Kürt yorumcular Irak Kürdistanı’nın bağımsız olmasını bekliyor. Böyle bir intiba edindiniz mi?
Erbil’e ilk olarak 2023 öncesi partim adına resmi görevle, Irak Bölgesel Yönetimi’ndeki aktörlerle CHP arasında görüşmeler yapmak üzere gitmiştim. Erbil’e, son iki gidişim Türkiye’de yaşanan bu son sürece dair oldu. İktidarın “Terörsüz Türkiye” adını verdiği sürece dair iki toplantı yapıldı, ondan dolayı ikişer ay arayla gittim. Dolayısıyla sizin sorunuzda belirttiğiniz konularla çok ilgilenmedik. Ama Öcalan’ın silah bırakma çağrısını yaptığı gün Erbil’deydim. Açıklamayı orada katılımcılarla beraber dinledik ve toplantılar devam ediyordu. Bu konuya dair nasıl bir izlenim oluştu, nasıl değerlendirdiler, kendi aralarında neler konuştular onlara dair tanıklıklarımız var.
Bu tanıklıklardan yola çıkarak benim gördüğüm şu: Bölgesel Yönetim ekonomik olarak kendisini güçlendiriyor. Ancak Irak Merkezi Yönetimi ile sorunları var. Bu sorunlar da yeni değil üstelik, bir süreden beri devam ediyor. Bu sorunları üç katmanda ele alabiliriz: Birincisi, Irak Merkezi Hükümeti ile sorunları var, onu çözmeye çalışıyorlar. İkincisi, Bölgesel Yönetimde seçimler oldu, üzerinden bir yıl geçti. 2 hafta önce de Irak’ta seçimler oldu. Ama Bölgesel Yönetimin kendi içinde yaptığı seçimlerden ortaya bir tablo çıktı. Bu KDP ve KYB’yi koalisyona zorlayan bir tablo. Ama 1 yıldan beri bu koalisyon kurulamıyor. Yakın zamanda Irak’ta seçimler oldu. Irak’taki güç dengelerini etkileyecek seçimlerdi. Ama mevcuttaki Başbakan Sudani yine önemli bir oy aldı, önemli bir varlık gösterdi. Bir boyut da orayla ilişkili.
Üçüncü boyut da, Türkiye ile ilişkili. KDP’nin Türkiye ile daha geçmişe dayalı ve daha pozitif ilişkileri var. Aynı zamanda Türkiye ile ticari işbirliği yapan bir pozisyon var ortada. Ama benzer bir durum KYB için geçerli değildi. Hatırlarsınız Süleymaniye Havalimanı kapalıydı. Havalimanının kapalı olması Türkiye ve batı ülkeleriyle olan uçuşları engelliyordu. Yakın zamanda havalimanı açıldı, bu olumlu bir gelişme. KYB İran sınırında olduğu için, ticari ve diğer ilişkilerini İran’la beraber yürütüyor. Yani İran’la bölgesel yönetim arasındaki sınır kapıları onların kontrolünde olan sınır kapıları. Dolayısıyla üç aşamalı bir süreç yürütüyorlar. Bu üç aşamalı süreç aynen devam ediyor. Bu söylediklerime bağlı olarak bazen biraz daha olumlu yere evriliyor, bazen daha olumsuz bir yere evriliyor. En olumsuz dönem hem Irak Merkezi Hükümeti açısından, hem Türkiye açısından bağımsızlık referandumunun yapıldığı dönemdi. Ondan sonra ilişkiler tekrar tamir edilmeye başlandı ve şimdi daha iyi bir noktada.
“Şu gerçeği görmek lazım: Sınırlar değişmeye doğru gidiyor ve bu dönemde biz Türkiye Cumhuriyeti olarak ya da Cumhuriyet Halk Partisi olarak, süreci nasıl okuyoruz? Dışişleri Bakanlığı, Savunma Bakanlığı ne tür tedbirler alıyor? Bunları doğru okumak ve konumlandırmak lazım. Sonuçta biz ülkemizden sorumluyuz. Türkiye’nin bu süreçten zarar görmeden çıkması, hatta mümkünse de etki alanını genişleterek çıkmasını sağlamak lazım. “
Son dönemde Türkiye’nin dış politikasında bazı değişimler görüyoruz. Ortadoğu’da olanlar bağlamında ABD ile ilişkiler farklı bir boyuta taşınıyor. Türkiye’nin çeşitli silah alımları var. Siz kısa bir süre önce Hakan Fidan’a “Türkiye–Suriye–İsrail” ilişkilerini sordunuz, buradaki okumanız nedir? Nasıl bir durumla karşı karşıyayız?
Öncelikle ben o soruyu neden sorduğumu açıklayayım. Ondan sonra kendi görüşümü ifade edeyim. Amerika’nın Ankara Büyükelçisi Tom Barrack, büyükelçi olmakla birlikte, bölgedeki bütün ülkelerle ilişkiler geliştiriyor. Lübnan’la da, Ürdün’le de, İsrail’le de, Suriye’yle de, Suudi Arabistan’la da başka ülkelerle de ilişkiler yürütüyor. Türkiye doğal olarak var. Ve çok fazla açıklama yapıyor. Bu açıklamalardan anladığımız, Türkiye-Suriye-İsrail üzerinden bir hat kuruluyor. Ama bunlar Barrack’ın açıklamaları. Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı’ndan da, Cumhurbaşkanlığı tarafından da bir açıklama veya bilgilendirme yok. Barrack’ın konuşmaları genelde görmezden ve duymazdan geliniyor. Ben de, “Güzel bir atasözümüz var: Sükut ikrardan gelir. Kabul ettiğiniz için mi susuyorsunuz, yoksa stratejik olarak susmayı mı tercih ediyorsunuz?” diye sordum. Ve tahmin edeceğiniz üzere yanıt alamadım.
Kendi görüşüme geliyorum: Bu bölgede sınırlar değişiyor. Yani bunu söylerken sadece Türkiye ile Suriye arasından bahsediyor değilim. Ya da SDG ile Şam arasında yürüyen görüşmelerden bahsediyor değilim. Bu konuyu işin içine Ürdün’de, İsrail’de, Lübnan’da, Suriye’de, Irak’ta yaşanan gelişmeleri ve İran ile İsrail arasındaki 12 günlük savaşı katarak değerlendirmek lazım. Çok hızlı ve önemli gelişmelere tanıklık ediyoruz. Örneğin Lübnan’dan Tahran’a kadar bir direniş ekseninden bahsedilirdi ancak son 1 yıl içinde Baas rejimi gitti, İran’ın direniş ekseni çöktü. İhvan çok geriledi. İsrail hem Suriye’de, hem Filistin’de, hem Lübnan’da; Hamas ve Hizbullah’ı gerileten, Gazze’de vahşet boyutuna gelen, soykırım boyutuna gelen çabalar içinde.
Böyle bir ortamda, biz bölgeye geleneksel kodlarımızla bakarsak yanlış yapabiliriz. Şu gerçeği görmek lazım: Sınırlar değişmeye doğru gidiyor ve bu dönemde biz Türkiye Cumhuriyeti olarak ya da Cumhuriyet Halk Partisi olarak, süreci nasıl okuyoruz. Dışişleri Bakanlığı, Savunma Bakanlığı ne tür tedbirler alıyor? Bunları doğru okumak ve konumlandırmak lazım. Sonuçta biz ülkemizden sorumluyuz. Türkiye’nin bu süreçten zarar görmeden çıkması, hatta mümkünse de etki alanını genişleterek çıkmasını sağlamak lazım.
Adalet ve Kalkınma Partisi, Dışişleri Bakanlığı üzerinden bazı adımlar atıyor. Fakat bu adımlar içeride konuşulmayan, tartışılmayan; bu açıklıkla Mecliste dahi ifade edilmeyen bazı uygulamaların sonucunda oluyor. Dış politikanın temel kurallarından bir tanesi şudur: Atmış olduğunuz adımlar, Türkiye’deki kamuoyunun desteğini alan adımlar olursa gerçekçi, kalıcı adımlara dönüşür. Buna dair herhangi bir şey yapılmıyor. Yani Adalet ve Kalkınma Partisi kamuoyunu ikna etme çabası içinde görünmüyor.
“Bunun devlet politikası olarak sürebilmesi için Cumhuriyet Halk Partisi’nin bütün süreçlerin içinde, sadece destekleyen olarak değil, aynı zamanda karar alma mekanizmalarında da bulunuyor olması lazım.”
Yaptığınız bir açıklamada, PKK’nın silah bırakma sürecini bir devlet politikası olarak gördüğünüzü belirttiniz ve buna ek olarak “siyasi partilerin bu hedef etrafında bütünleşmesini önemli görüyorum” dediniz. Bu bağlamda olası CHP iktidarında bu sürecin devam etmesini olası görüyor musunuz ya da partinizin bu süreci devam ettirecek kadar katkı sağlayabildiğini düşünüyor musunuz? Veya görmüyorsanız bu katkının sırası gelecek mi?
Şu anda sürecin başını çeken, süreci yürüten Cumhuriyet Halk Partisi değil. Cumhuriyet Halk Partisi sürece katkı veren parti. Cumhuriyet Halk Partisi süreci destekliyor. Bu destekten kastım örneğin Cumhuriyet Halk Partisi’nin komisyona katılarak üye vermesi. Mecliste bir komisyon kurulması fikri esasen Cumhuriyet Halk Partisi’nin fikriydi. 2013-2015 yılları arasındaki süreçte bizim en çok yapılmamasından dolayı eleştirdiğimiz nokta buydu. Bugün itibariyle bu eleştiriyi iktidarın da, DEM Parti’nin de kabul etmesiyle Mecliste kurulmuş bir komisyon var. Ve CHP bu komisyonda 11 milletvekiliyle temsil ediliyor. Dolayısıyla bu komisyonda bulunuyor olmak Cumhuriyet Halk Partisi açısından önemli. Sorunun çözümünü önemli gören, sorunun çözülmesi için samimi katkı sunan bir Cumhuriyet Halk Partisi var. Ama bu süreci zehirleyen işler de var. Örneğin 19 Mart’tan beri Cumhuriyet Halk Partisi ve Cumhuriyet Halk Partili belediyeler, ağır bir baskı altında. Türkiye’nin geleceğini çok ilgilendirdiğini düşündüğümüz -ben de öyle düşünüyorum- bir meseleyi çözmeye çalışıyoruz.
Bu meselenin bir boyutu toplumsal barış, diğer boyutu da güvenlik. Yani az önce konuştuğumuz konuyla çok bağlantılı bir mesele. Suriye, Irak, İran bunun başka bir boyutu. Çünkü PKK, bu bölgelerin tamamında varlık gösteriyor. En son Türkiye’den çıktıklarını iddia ettiler. Hatta Zap’tan da çekildiklerini iddia ettiler ki bize gelen bilgiler de bu şekilde. Ama Suriye’de, Irak’ta ve İran’da PKK’ya bağlı örgütler ve bu örgütlerin kontrol ettikleri yerler var. Şimdi “bunlar Türkiye’ye tehdit olmayı sürdürecek mi, sürdürmeyecek mi” sorusu bizim için çok önemli bir soru. Bir yandan Türkiye’nin barışını çok önemserken, bir yandan da stratejik olarak işin güvenlik boyutunu görmezden gelmemek lazım.
Bu kadar önemli bir mesele yürürken, geçtiğimiz hafta Milli Güvenlik Kurulu’ndan (MGK) bu sürecin ilerlemesine dair bir karar çıktı. MGK, bu süreçte atılan adımların da ifade edildiği 7 maddelik bir bildiri yayınladı. Bu bildiri “Mesele artık devlet politikası mı değil mi” tartışmasının geride kaldığını gösteriyor. Peki devlet politikası ne demek? Devlet politikası, yürütülen bir siyasetin iktidar ömrüyle sınırlı olmaması demek. Yani Adalet ve Kalkınma Partisi değişir, değişebilir, vatandaşımız başka türlü bir tercihte bulunabilir. Tıpkı belediyelerde olduğu gibi, Adalet ve Kalkınma Partisi seçimi kaybeder, Cumhuriyet Halk Partisi seçimi kazanır. O durumda da bu politikanın sürmesi gerektiğini ifade ediyor bu kavram. Bunun devlet politikası olarak sürebilmesi için Cumhuriyet Halk Partisi’nin bütün süreçlerin içinde, sadece destekleyen olarak değil, aynı zamanda karar alma mekanizmalarında da bulunuyor olması lazım.
İngiltere’den örnek verelim: IRA ile yürüyen süreç başladığında John Major’un başında olduğu Muhafazakar Parti (Conservative Party) iktidardaydı. Major iktidarı kaybetti. İngiliz İşçi Partisi iktidarı kazandı. Bu kez Tony Blair Başbakan oldu. Süreç devam etti. Bu tür süreçler 3 ayda, 6 ayda çözülebilecek sorunlar değil. Daha uzun sürüyor çözümü, zaman alıyor. Bir siyasi iktidarın ömrünü aşabilecek meseleler olduğu için de bunu devlet politikası olarak adlandırmak gerekiyor.
Bir başka tarafı. Cumhuriyet Halk Partisi komisyonda verebileceği katkıyı veriyor ya da vermeye çalışıyor. Ama öbür taraftan CHP üzerindeki baskılar devam ediyor ve olması gereken demokratikleşme adımları atılmıyor. Demokratikleşme adımları atılsa, mesele sadece PKK ile sınırlı olmayan bir şekilde Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşı olan herkesin hakkını ve hukukunu genişletecek bir boyuta dönüşse bunun ne zararı var? Zararı olmadığı gibi sürece destek anlamında katkısı da olur. Peki niye atılmıyor? Önemli sorulardan bir tanesi de bu. Örneğin DEM Partili belediyelere kayyumlar atanıyordu, Cumhuriyet Halk Partili Belediyelere de kayyum atanıyor. Bu kayyum uygulamasına son verilse… Örneğin Esenyurt’ta Ahmet Özer tahliye edildi. Yargılaması tutuksuz devam edecek. Demek ki olabiliyormuş. Kayyum uygulaması iptal edilse, Ahmet Özer Belediye Başkanlığı’na geri dönse bu arada yargılama devam etse, ya da Şişli’de Emrah Şahan için benzer bir durum söz konusu olsa süreç olumlu mu etkilenir, olumsuz mu etkilenir? Olumlu etkilenir. Beylikdüzü Belediye Başkanımız Murat Çalık önemli sağlık sorunlarıyla karşı karşıya. Onun koşulları iyileştirilse, örneğin ev hapsine alınsa, bunlar sürece zarar verecek adımlar mıdır? Hayır, değildir.
Bir tarafta Türkiye’nin geleceğini, güvenliğini, toplumsal barışını ilgilendiren önemli bir mesele var. Benim kuşağımda olan insanlar kendilerini ve dünyayı anlamaya başladıklarında bu mesele vardı. Dolayısıyla bu meseleyi çözmek bizim için çok kıymetli. Bu süreci sanki günlük, sıradan bir meseleymiş gibi, iktidarla muhalefet arasında bir itiş kakışmış gibi görmemize neden olacak bazı adımların da ortadan kaldırılması lazım. Bu hem sürece olan toplumsal desteği artırır, hem de ana muhalefetin sürece daha önemli bir katkı sunması için yol açar.
“Şu anda vatandaşta Cumhuriyet Halk Partisine oy verme konusunda bir refleks gelişiyor. Bize yapılan baskılara yönelik bir tepki de var, bunu da görmek lazım. O tepkiyi siyasallaştırmak gerekiyor. Yani vatandaşa şunu hissettirmemiz gerekiyor: Cumhuriyet Halk Partisi baskı altında, destek oluyorsun, bunun için teşekkür ediyoruz ama Cumhuriyet Halk Partisi iktidara geldiğinde de bu siyasi perspektifi uygulayacak. “
Kısa süre önce ekonomiye dair bir açıklamanız oldu: 40 milyon insanın kredi kartı borçlusu olduğunu ve her üç kişiden ikisinin bankalara borçlu olduğunu açıkladınız. “Türkiye hayatını devam ettirmek için borçlanıyor” dediniz. Bunu Ekim ayında Genel Başkan Özgür Özel’in, bu borçların silineceğini ilk 100 gün vaadi olarak açıkladığı noktaya bağlamak istiyorum. CHP bu söz konusu vaadi takriben 10 yıldır belirli aralıklarla vaat ediyor. Ancak kendi gözlediğim kadarıyla, bu vaatlerden toplumsal muhalefetin bir kısmından tepki aldı, AKP destekçileri değil tepki verenler. Toplumsal muhalefet siyasi vaatlerin, siyasal muhalefet gibi hareket edecek süreçlerin pek arkasından gelmiyor gibi görünüyor. Niye size böyle bir tepki geliyor? Sırası olmadığı için mi, şu an bir seçim atmosferinde de değiliz.
Biz sosyal demokrat bir partiyiz. Sosyal demokrat politikalarla vatandaşımızın mutluluğa, refaha kavuşmasını ve ülkemizin gelişmesini amaçlıyoruz. Bu konuda vatandaşımızın refahını artıracak politikaları, demokratikleşmeyi sağlayacak uygulamaları önceliğimize alıyoruz. Seçimin ne zaman olacağı belli değil. Normal şartlar altında 2028 yılında olacak ama erken de olabilir.
Özellikle son iki yerel seçimde önemli bir başarı sağlamış olan Cumhuriyet Halk Partisi, ana muhalefet partisi konumunda olan, iktidara da namzet olan siyasi parti, vaatlerini sadece seçim kampanyasıyla sınırlı tutmaz. Meseleyi topluma doğru bir şekilde anlatabilmek gerekir. Sadece kredi kartı borçluları ile ilgili söylemiyorum, onun dışındaki konularda da kaygı duyan bir kesim varsa, onların kaygılarını ortadan kaldıracak açıklamaların yapılıyor olması lazım. Bu açıdan bence kıymetli.
Şu anda vatandaşta Cumhuriyet Halk Partisine oy verme konusunda bir refleks gelişiyor. Bize yapılan baskılara yönelik bir tepki de var, bunu da görmek lazım. O tepkiyi siyasallaştırmak gerekiyor. Yani vatandaşa şunu hissettirmemiz gerekiyor: Cumhuriyet Halk Partisi baskı altında, destek oluyorsun, bunun için teşekkür ediyoruz ama Cumhuriyet Halk Partisi iktidara geldiğinde de bu siyasi perspektifi uygulayacak. Bunu da ortaya koymak gerekiyor ki seçmen aynı zamanda kalıcılaşsın. Bir Cumhuriyet Halk Partili seçmene dönüşsün. Baskı olduğu dönemde partiye sahip çıkan ama baskı ortadan kalktığında oyunu geri çeken bir seçmen durumuna dönüşmesin. Hatta bu sadece ekonomi ile ilgili değil; tarımla ilgili, eğitimle ilgili, dış politikayla ilgili, milli savunmayla ilgili partimizin görüşlerini ve projelerini paylaşıp vaatlerimizi vatandaşla buluşturmamızda da fayda oluyor.

“Delegasyonunun Sayın Özgür Özel’e “Buyur, partiyi iktidara taşı, partiyi iktidar basamaklarını daha hızlı bir şekilde çıkacak bir noktaya götür” mesajıdır. Şimdi yapılması gereken bu vaatle uyumlu biçimde Cumhuriyet Halk Partisi’ni iktidara taşımaktır. Sayın Özgür Özel’in topluma verdiği mesaj da aslında bu kadrolarla partiyi iktidara taşıyacağı yönündedir. Bence kimsenin bu tabloda kafası karışık değil. Sayın Özel’in verdiği mesajı delege aldı. Delege de başka bir mesaj verdi.”
Cumhuriyet Halk Partisi 39. Olağan Kurultayını tamamladı. Buraya dair genel bir değerlendirme yapar mısınız?
Sayın Özgür Özel, tek aday olarak girdiği kurultayda yüksek bir oyla yeniden Genel Başkan seçildi. Aynı zamanda Parti Meclisi için sunduğu anahtar liste de delegenin büyük kısmının onayını aldı. Ayrıca, kurultayda parti programı da yenilendi ve kabul edildi.
Tüm bunlar Cumhuriyet Halk Partisi delegasyonunun Sayın Özgür Özel’e “Buyur, partiyi iktidara taşı, partiyi iktidar basamaklarını daha hızlı bir şekilde çıkacak bir noktaya götür” mesajıdır. Şimdi yapılması gereken bu vaatle uyumlu biçimde Cumhuriyet Halk Partisi’ni iktidara taşımaktır. Sayın Özgür Özel’in topluma verdiği mesaj da aslında bu kadrolarla partiyi iktidara taşıyacağı yönündedir. Bence kimsenin bu tabloda kafası karışık değil. Sayın Özel’in verdiği mesajı delege aldı. Delege de başka bir mesaj verdi. Şimdi bu mesajlar çerçevesi içinde partiyi iktidara götürme zamanı.