Zamanı Geri İsteme Talebi

Tüketim toplumu dediğimiz olgu, zamanı da metalaştırılacak, her zaman planlanacak ve her fırsatta erkenden dolaşıma sokulacak bir şeye çeviriyor. Daha yaşanmadan paylaşılmış, daha gelmeden tüketilmiş, daha başlamadan bitmiş zamanlar üretiyoruz.

Son birkaç yazıya alıntılarla başladım, bu sefer de öyle yapacağım. Marx, üretim düzenini anlatırken diyor ki: “Zaman her şeydir, insan hiçir şeydir; olsa olsa zamanın enkazıdır/cesedidir.” İçinde yaşadığımız düzene ve topluma hatta Türkiye’ye de bakınca bu cümle bugün çok daha fazla geçerli. Zaman, başlı başlına insan üzerinde bir baskıya dönüşmüş durumda. Sürekli bir yere yetişmek, bir şeyi kaçırmamak, önceden hazırlanmak, bugünü de yarın için yaşamak zorundaymışız gibi bir hayatın içine sıkışmış durumdayız.

Bunu sadece çalışma hayatıyla açıklamak yetmiyor. Sosyal medyada 18 saat çalışma talebini ağdalı bir dil ve liberal vücut diliyle anlatan videoyu görmüşsünüzdür. Mesela tek başına çalışma şartları değil. Tüketim toplumu dediğimiz olgu, zamanı da metalaştırılacak, her zaman planlanacak ve her fırsatta erkenden dolaşıma sokulacak bir şeye çeviriyor. Daha yaşanmadan paylaşılmış, daha gelmeden tüketilmiş, daha başlamadan bitmiş zamanlar üretiyoruz. Bu yüzden bugün birçok şey gerçekten yaşanmıyor, yalnızca önceden hazırlanıyor.

Bayram Gelmeden Duygusu Bitiyor

Bu duyguyu en çok bayramlarda görüyoruz. Milli ya da dini bayramlar daha gelmeden reklamları başlıyor, kampanyaları dönüyor, kutlama dili dolaşıma sokuluyor. Toplumun genelinin ortak bir duygu durumunu paylaşması, aynı şeyleri hissetmesi kesinlikle iyi bir şeydir, lazımdır ve devam etmelidir. Ancak bu gerekliliği, piyasa kendine has biçimiyle ele aldığında, örneğin 29 Ekim daha günü gelmeden tüketiliyor. Bayramın kendisinden çok, ona dair önceden hazırlanmış görseller, kısa videolar, marka dili, süslemeleri ve paylaşımları görüyoruz. O gün geldiğinde ise geriye tüketilmiş bir duygu kalıyor.

Sıradan yurttaş olarak biz de bundan bağımsız değiliz elbette. Çünkü tüketim toplumu yalnızca şirketlerin, markaların ya da reklamcıların işi değil. Gündelik hayatın içine işlemiş bir refleksler bütünü. Her şeyi önceden duyuruyoruz, önceden paylaşıyoruz, önceden tüketiyoruz. Kutlamak yerine kutlamanın provasını yapıyoruz. Yaşamak yerine yaşayacağımız şeyi “dolaşıma sokuyoruz”. Sonra malum gün geldiğinde, o günün kendisine pek az şey kalıyor.

Yine belirtmek gerekir ki burada eleştirilerimin yönü sıradan yurttaşa dönük değil. Kimseye niye erken bayram kutladın, niye koşturuyorsun demenin anlamı yok. Tam tersine, zatan sıkışmış hayatların neye sarıldığını anlamak ve buradan hareketle bir siyasal talepte bulunmak gerekiyor. İnsanlar zamanı gerçekten yaşayamadıkları için, onu önceden işaretleyerek, küçük parçalara bölerek, geleceğe yatırarak ayakta kalmaya çalışıyorlar. Peki ne yapabiliriz duygusunu biraz daha büyütmek için, bu sıkışmanın nasıl işlediğine daha yakından bakmak gerekiyor.

Hep Bir Şeyleri Kaçırmak Üzerine

Günümüzün en yaygın duygularından biri galiba bu: bir şeyleri kaçırıyor olmak. İndirimi kaçırmak, tatili kaçırmak, iyi mekanı kaçırmak, doğru anı kaçırmak, hatta hayatın kendisini kaçırmak. Bu duygu artık istisna değil, gündelik hayatın rejimi gibi işliyor. İnsan yalnızca bugünü yaşamıyor, sürekli bir sonraki şeye hazırlanıyor.

Bu yüzden birçok insan aslında geleceği düşünmüyor gibi görünse de, durmadan gelecekle meşgul. Ama bu gelecek büyük, kurucu, siyasal bir gelecek değil. Daha çok kısa vadeli ayarlamalardan oluşan bir gelecek. Bir sonraki maaş, bir sonraki taksit, bir sonraki tatil, bir sonraki boşluk, bir sonraki fırsat. Böyle olunca bugün, yaşanan bir zaman olmaktan çıkıp hazırlanılan bir ara zamana dönüşüyor.

Örneğin orta sınıf pratiklerinden biri olan tatil meselesi de burada duruyor. Daha önce çokça eleştirildiği gibi, insanlar 365 gününü, şanslıysa, 1 ya da 2 kez yapabileceği birkaç günlük tatil için yaşıyor. Ama artık mesele sadece bu da değil. O birkaç gün gelince de gerçek bir çıkış bulunamıyor. Çünkü tatil de dinlenme olmaktan çıkıp telafi baskısına dönüşüyor. Hem değmeli, hem iyi geçmeli, hem paylaşılmalı, hem de bütün yorgunluğu silmeli. Elbette bunların hiçbiri tam olarak olmuyor. İnsan dinlenmiyor, yalnızca kısa süreli yer değiştiriyor.

Kent hayatında da aynı durum var. Yürünebilir kentler diyoruz ama her yere koşturuyoruz. Daha yavaş, daha nefes alınabilir, daha temaslı bir hayat istiyoruz ama yaşadığımız şehir bizi sürekli bir yerden bir yere fırlatıyor. Kent yaşanan değil, geçilen bir şeye dönüşüyor. İş, ev, toplu taşıma, market, spor salonu, kısa tatil rotası, etkinlik alanı arasında durmadan hareket ediyoruz. Bu yüzden mesele yalnızca kent hakkı değil, zaman hakkı da oluyor. Çünkü insanın zamanı da şehirle birlikte elinden alınıyor.

Bu talep elbette mevcut ancak bunu da manipüle eden bir mekanizma devreye giriyor ve hemen bireysel çözümler dolaşıma sokuluyor. Daha iyi planlama, daha iyi rutin, daha iyi odaklanma, daha iyi sabah, daha iyi denge. Bir de bunların üstüne “mindfulness” gibi başlıklar ekleniyor. Sanki sorun biraz yavaşlayarak, biraz nefes alarak, biraz daha içe dönerek çözülebilecekmiş gibi anlatılıyor. Oysa mesele bu değil. İnsanların elinden alınan şey yalnızca dikkatleri değil, doğrudan zamanları. Bu yüzden zamanı geri istemek bireysel bir iç huzur talebi değil, toplumsal bir taleptir. Hayal kurabilmek de, bugünü gerçekten yaşayabilmek de kişisel tekniklerle değil, hayatın nasıl örgütlendiğiyle ilgilidir.

Bugünü Yaşamak Neden Politik?

Bugünü yaşamak, geleceği gerçekten düşünebilmek ve zamanı geri istemek. Bunlar kişisel gelişim başlıkları değil. Son derece maddi ve siyasal meseleler. Çünkü bir toplum kendi zamanını kaybettikçe, uzun vadeli düşünme kapasitesini de kaybediyor. Hayat küçük kaçışlardan, kısa molalardan, ertelenmiş sevinçlerden ve sürekli yetişme duygusundan ibaret hale geldikçe, kolektif bir gelecek tahayyülü kurmak da zorlaşıyor.

Zamanı kim belirliyor, dinlenme kim için mümkün, bayramı kim gerçekten yaşayabiliyor, kenti kim kullanabiliyor, boş zaman kimde var, geleceği kim kurabiliyor? Bunlar son derece maddi sorular. Ve cevapları sınıfsal, dolayısıyla çözümleri de siyasal taleplerden geçiyor.

O yüzden derdimiz insanlara biraz daha sakin olmalarını öğütlemek olamaz. Zamanı geri istemek gerekiyor. Ama bireysel iç dünya adına değil, toplumsal hayat adına. İnsanların yalnızca daha iyi bir gelecek duyması değil, bugünü gerçekten yaşayabilecekleri bir zaman düzenine sahip olması lazım. Aksi halde her şey daha gelmeden tüketilmeye, daha yaşanmadan bitmeye devam edecek.

Reklam

Oğulcan Orhan

Aslen yazılımcı. İşin dışında, röportaj ve siyaset gündeminin peşinde. Ankaralı.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu