Bu başlığı atma sebebim Fatih Altaylı’nın hapisten çıktıktan sonra yaptığı yayındaki sözleri. Yazıyı yazarken yaklaşık 2 milyon izlenen yayında Altaylı, kendi kanalının yayın planlarına dair konuşurken, konu hapse girmeden evvel yaptığı günlük siyasi içerikli yayınlara geldiğinde şöyle söylüyor: “Bugünkü Türkiye’nin bugünkü ortamında siyaset konuşmanın çok manası yok. İnsanlar siyasetten yorulmuş, sıkılmış vaziyetteler. Ben daha çok bilgi üstüne konuşmak istiyorum.”
Evvela şunları belirtmek gerekiyor: Altaylı da dahil olmak üzere, kimse siyaset konuşmak zorunda değil. Bununla birlikte, siyaseti belirli bir çerçeveden konuşmak zorunda da değil. Fatih Altaylı, kendisinin de yayında söylediği üzere, haksız yere içeri atılmış, bedel ödemiş, ömrünün bir kısmı alınmış ilk insan değil ve son insan da olmayacak. Buradan sonra ne yapmak isteyeceği kendisinin tercihidir, “niye aynı şekilde devam etmiyorsun” diyemeyiz. Zira kendisi gazeteci, siyasetçi değil.
Bu tarz iktidarın toplumu kuşattığı dönemlerde, toplumun kendine bir kahraman arayışı ortaya çıkıyor. Bu durumları daha evvel de gördük. Bu “seçilmiş kahramanlar” genelde siyaset kurumundan aranırken, bazen siyaset kurumunun da dışına çıkarak başka alanlardan seçiliyor. Gördüğüm kadarıyla izleyicilerinin bir kısmı Altaylı’ya böyle bir teveccüh göstermiş. Altaylı, bunu şu an reddeden pozisyonda olsa da, geçmişte sözünün şehvetine kapıldığını söylemek mümkün. Ve benim “yerinde solculuk yapmak” olarak tanımladığım durum ortaya çıkıyor. Örgütsüz ancak taleplerini dile getirmek isteyen yurttaşlar bu mücadeleyi kendileri adına yapan birini izleyerek, okuyarak mücadele vermiş gibi bir rahatlamaya giriyor. Elbette yurttaşa kızılmaz, burada varsa bir eksiklik daima siyasal mücadeleyi yürütenlerindir.
Altaylı’nın açıklamalarında kamuoyunu ilgilendiren kısım, kendisine dair söyledikleri değil, kendisini dinleyenleri de etkileyecek şekilde sarf ettiği sözler. Türkiye’nin hali malumumuz. Başta ekonomi olmak üzere eğitim, sağlık, adalet, çevre, kentleşme, trafik, ulaşım, tarım, hayvancılık, ormancılık, su yönetimi, enerji, dış politika, iç politika, yan politika, çapraz politika, kültür-sanat, spor, turizm, teknoloji, inovasyon, veri gizliliği, sosyal medya düzenlemeleri, medya özgürlüğü, ifade özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü, kadın hakları, çocuk hakları, hayvan hakları, engelli hakları, azınlık hakları, mülteci politikaları, nüfus politikaları, şehir planlaması, deprem hazırlığı, afet yönetimi, iklim krizi, hava kirliliği, gürültü kirliliği, ışık kirliliği, görüntü kirliliği, zihin kirliliği, sosyal medya kirliliği, bilgi kirliliği ve tabii ki kaldırım işgalleri pek parlak gitmiyor. Yani neresinden tutsan elde kalır ülkenin durumu. Cümleyi biraz bu sebeple uzattım.
Peki niye siyaset konuşmanın manası olmasın? Saydığımız problemlerin çözümü sadece siyaset yapmakla ve siyaset kurumunun doğru çalışmasıyla düzelecek. Bu topluma yaşatılan şey baş ağrısı değil ki oturup geçmesini bekleyelim. Ya geniş kesimler iğdiş edilen haklarının geri alınması için temsili ya da doğrudan bir mücadeleye girişecek ya da bu baskı ortamı kendini kalıcılaştıracak şekilde adımlar atmaya devam edecek. Ya çeşitli örgütlenme çabalarının, mücadele pratiklerinin üst üste koyduğu taşların bir kazanımı olacak ya da birey-birey, kendini kurtardığını zanneden tipler olarak yaşamaya devam edeceğiz.
Bu bağlamda, kimseye niye bu mücadelenin şurasında değilsin diye sormaya gerek yok ancak buradaki mücadele azmini kıracak söz ve tutumlara da söyleyecek iki çift lafımız mutlaka mevcut. Toplumsal muhalefetin verdiği mücadeleye katkı vermeyecekseniz, köstek de olmayın. Sizin sözünüz, ideolojiniz ve hayat pratiğinizin gerektirdikleri, size siyaset konuşmayacak konforu sağlıyor olabilir. Geniş kesimler için ise durum tam tersi vaziyette. Kimilerinin konuşarak verdiği katkıyı belki siz susarak veriyorsunuzdur. Bunu da hepimize zaman gösterir.
69 2 dakika okuma süresi
