Bir toplum düşünün; sevinci ölçü birimleriyle, anlamı konseptlerle, mutluluğu izlenme sayılarıyla tarif ediyor. Bu toplumda hayat yaşanmaz, programlanır. Doğumdan ölüme kadar her eşik, durup düşünmek için değil, yeni bir organizasyon başlığı açmak için vardır. Toplumsal çürüme tam da burada başlar. Hayat, kendi ağırlığını kaybedip hafif eğlenceye dönüşür.
Bugün baby shower’dan diş buğdayına, altı ay kınasından cinsiyet partilerine, sünnet düğünlerine kadar uzanan bu ritüeller, bireysel zevklerin toplamı değildir. Bu, kolektif bir DÜŞÜNMEME halidir. Kimse bu törenlerin neye hizmet ettiğini sormaz, çünkü herkes bir sonraki aşamaya yetişme telaşındadır. Toplum, kendi kendini durmadan tekrar eden bir makine gibi çalışır. Durmak ayıp, sorgulamak huzursuz edicidir.
Bu düzen, özel olanı kamusal şova çevirirken, kamusal olanı da tüketime indirger. Sevinç artık paylaşılan bir duygu değildir. Sevinç, sergilenen bir performanstır. Topluluklar dayanışma üretmez, seyirci üretir. İnsanlar birbirinin hayatına ortak olmaz, birbirinin hayatını izler. Böylece toplum, ilişki kuran bireylerden değil, birbirini dikizleyen kalabalıklardan oluşur.
Sorun, kutlama yapılması değildir. Sorun, kutlamanın anlamdan kopmasıdır. Bebek, çocuk, evlilik gibi hayatın asli eşikleri korunması, paylaşılması, sakinliği ve ciddiyetiyle değer kazanır. Oysa bugün bu eşikler, tüketim ekonomisinin duraklarına çevrilmiştir. Her durakta alışveriş yapılır, fotoğraf çekilir, içerik üretilir. Anlam ise yolun kenarında çoktan düşüp kalmıştır.
Bu kültür, kendini masum bir neşe diliyle sunar ama derinlemesine bakıldığında sert bir eşitsizlik üretir. Herkes bu gösteriye katılabilecekmiş gibi davranılır; katılamayanlar görünmez kılınır. Gösteriye katılanlar “başarmış”, katılamayanlar “eksik” sayılır. Böylece sınıfsal farklar, ekonomik terimlerle değil, estetik ve görgü diliyle yeniden üretilir. Bu, kapitalizmin en kurnaz numarasıdır. Eşitsizliği süsleyerek normalleştirmek.
Toplum burada bir eşik daha aşar. Artık bireyler, kendilerini yaşadıklarıyla değil, nasıl göründükleriyletanımlar. Görünmeyen şey değersizdir. Paylaşılmayan sevinç yaşanmamış sayılır. Bu, sadece sosyal medyanın değil, kolektif bilincin de çöküşüdür. Çünkü insan, başkasının bakışı olmadan var olamaz hale geldiğinde, özgür olmaktan çıkar.
BU NOKTADA ELEŞTİRİ AHLAKİ DEĞİL, POLİTİKTİR. Çünkü bu ritüel çılgınlığı, insanları düşünmekten uzak tutar. Hayatın gerçek sorunları (geçim derdi, güvencesizlik, yalnızlık, adaletsizlik) balonların ve konfeti yağmurunun altında görünmez olur. Toplum, kendini eğlendirerek uyuşturur. Gürültü artar, sorular azalır.
Sonuçta ortaya şu çıkar; çok kutlayan ama az düşünen, çok gösteren ama az paylaşan, çok konuşan ama az söyleyen bir toplum. Çürüme tam olarak budur. Neşeli görünür, ama içten içe boştur. Kalabalıktır, ama bağ kuramaz. Süslüdür, ama dayanıksızdır.
Bu yüzden mesele şu ya da bu tören değil, törenleşmiş bir hayatın kendisidir. Hayat, organizasyon akışına indirgenmişse toplum artık kendini yeniden üretemiyor demektir. Çünkü anlam üretmeyen toplum, sadece görüntü üretir. Görüntüler çoğaldıkça, geriye kalan şey sessiz bir çöküştür.
Balonlar sönünce duyulan o boşluk sesi…
Efendiler, kendinize geliniz.
