Sevda Karaca: ‘Çocuklar üretimin parçası oluyor, kamu kaynakları sermayeye aktarılıyor’

O yüzden MESEM meselesi sadece bu çocukların ya da ailelerinin sorunu değil. İşçi sınıfının ve emekçi halkın tamamının sorunu. Genç kuşaklar örgün eğitimden koparılıyor, güvencesizliğe ve geleceksizliğe mahkûm ediliyor. Aynı zamanda düşük ücretli, esnek ve güvencesiz bir emek rejimi kalıcı hale getiriliyor.

Röportaj: Oğulcan Orhan

izlek.org’un röportajları serisine Emek Partisi Gaziantep Milletvekili Sevda Karaca ile devam ediyoruz. Röportajı 13 Aralık 2025 Cumartesi günü yazılı olarak gerçekleştirdik.

Sevda Karaca’yla 2026 yılı bütçesini, 11. Yargı Paketi’ni, Eylül ayında yayınlanan “OVP ve Çocuk İşçiliğinin Yaygınlaştırılması” raporunu konuştuk. Karaca, gerek bütçe özelinde, gerekse de diğer başlıklarda Türkiye’nin faşizme doğru ilerlediğini belirterek; buna karşı durmanın yolunun en geniş halk kesimlerinin kollektif iradesiyle olduğunu vurguladı.


“Açık konuşalım: 2026 bütçesi büyük patronlar, finans oligarşisi ve uluslararası tekeller için hazırlanmış bir bütçe. Halkın ihtiyaçlarını önceleyen, emekçiyi koruyan bir çerçevesi yok.”


2026 Bütçe görüşmelerinde, farklı bakanlık bütçelerine itirazlarınızı takip ettik. Aile Bakanlığı bütçesine dair Aile Bakanlığı bütçesinin yalnızca %1ini kadınlara ayırıyor, gerisi nereye gidiyor?” diyorsunuz örneğin, bir bütün olarak sormak istiyorum AKP nasıl bir bütçe getiriyor önümüzdeki yıl için?

Açık konuşalım: 2026 bütçesi büyük patronlar, finans oligarşisi ve uluslararası tekeller için hazırlanmış bir bütçe. Halkın ihtiyaçlarını önceleyen, emekçiyi koruyan bir çerçevesi yok. Bu bütçeyi farklı kılan şey sadece kime kaynak aktardığı değil; aynı zamanda tekellerin, saray çevresinin ve emperyalist güçlerin çıkarlarına göre çizilmiş bir yol haritası olması. Bu yol haritasının adı da Mehmet Şimşek programı.

Orta Vadeli Program yenilendi, bütçe de buna göre şekillendirildi. Cumhurbaşkanlığı Strateji Belgesi, Orta Vadeli Program, bir de NATO tahlilleri, IMF ve Dünya Bankası önerilerini düşündüğümüzde 2026 bütçesinin bir niyetten öte açık bir ekonomi-politika belgesi olduğu görülüyor. Yerli ve yabancı tekellerin çıkarları güvence altına alınıyor; toplumun geri kalan kesimine düşen ise daha ağır vergiler ama daha az kamusal hizmet, daha az devlet desteği ama daha fazla yük. Emekçilere ek yükler de var; ücretler baskılanıyor; vergi yükü emekçilerin sırtına bindiriliyor. Bir yandan da işsizlik tehdidini büyüten bir ekonomi politikası ile karşı karşıyayız. Önümüzdeki dönemde zamların, işten çıkarmaların artacağını; hak arayanın karşısına daha sert bir baskı mekanizmasının dikileceğini görüyoruz. İşsizlikten yoksulluğa, asgari ücret artışından metal sözleşmelerine, kamu TİS’lerinden emekli zamlarına, kadınlar ve çocuklar için kamusal hizmetlere kadar pek çok başlığın merkezinde bu bütçe var. Ama sadece ekonomik göstergeler değil bunlar. Daha geçen gün Maraş’ta kolluk güçlerinin apaçık bir biçimde gösterdiği gibi, grev ve direnişlere açık bir saldırı olacağının da ilanı bu bütçe. 

Cumhurbaşkanı Yardımcısı bütçe sunuşunda “üç tarihî eşikten” söz etti: milli gelirin 1,5 trilyon doları aşması, kişi başına gelirin 17 bin doların üzerine çıkması ve Türkiye’nin yüksek gelirli ülkeler grubuna girmesi. 23 yıllık iktidarlarının ekonomi politikalarının şahikasına varacağını anlatıyorlar. Burada durup sormak gerekiyor: Bu eşikler kim için aşılacak? Hangi sınıf için, nasıl bir Türkiye’den söz ediyoruz? Kimin eşiği bu?

Bu üç eşik aslında üç şeyi anlatıyor. Birincisi, büyük sermayenin daha fazla birikim yapabilmesi için her yolun deneneceği bir döneme giriyoruz. İkincisi, emeğin örgütlü gücünü zayıflatmaya dönük saldırılar artacak. Üçüncüsü ise saray düzeninin siyasal sınırları zorlanacak, otoriterleşme daha da derinleşecek. Aslında adlı adınca söylemek lazım. Bu bütçe, öncesinde yapılan ve önümüzdeki dönem geçmesi planlanan tüm sömürü ve talan yasalarını da hesaba katınca bir bütün olarak saray rejiminin faşizme ilerleyişinin hızlanacağının ilanı.  Bu üç hedefte somutlaşan bu faşizan hat için ekonomi politikaları, baskı siyaseti ve hukuki düzenlemeler birlikte işletiliyor. Konuştuğumuz bütçe tam olarak bunun bütçesi.

Bu bütçe, emeği değersizleştirerek, emekçilerin haklarını budayarak; hukuku, demokrasiyi ve kamusal denetimi tümüyle aşındırıp yok ederek tekelci sermayeye ve onların yerli işbirlikçisi büyük sermaye gruplarına açık bir garanti sunuyor. Bu garanti, halkın yoksullaştırılması, korkutulması, örgütlerinin ve örgütlenme dinamiklerinin dağıtılması ve susturulması için devreye konulan toplumsal siyasal kültürel düzeneklerle de çevrelenmiş bir garanti.

Rakamlar da bunu doğruluyor. 2026 bütçesi toplam 18 trilyon 929 milyar lira. Gelirler 16 trilyon 216 milyar lira, yani yaklaşık 2 trilyon 700 milyar liralık bir açık var. Bu açığın çok büyük bölümü faiz giderlerinden kaynaklanıyor. Halkın cebinden çıkan her 100 liranın 11 lirası doğrudan bankalara ve finans çevrelerine gidiyor. Vergilerin yüzde 70’inden fazlası dolaylı vergi. Yani işçi, memur, emekli, köylü markette, pazarda alışveriş yaparken patronların faizini ödüyor.

2026’da faiz harcamaları yüzde 47 artıyor ve 2,86 trilyon liraya çıkıyor. Bu rakam, sosyal yardımlara ayrılan bütçenin neredeyse üç katı. Faize bu kadar kaynak ayrılırken, kamusal hizmetlerde ciddi bir daralma yaşanacağını görmek zor değil.

Bir de “vergi harcaması” denilen bir başlık var. 2026 bütçesinde, büyük bölümü sermaye lehine olmak üzere 3 trilyon 597 milyar liralık vergiden vazgeçiliyor. Yani patronların ödemesi gereken vergiler affediliyor. Buna karşılık ortalama bir ailenin aylık vergi yükü 53 bin liraya çıkıyor. Bu rakam geçen yıl 43 bin liraydı. Özellikle tüketim vergilerindeki artışlar, düşük ve orta gelirli hanelerin alım gücünü ciddi biçimde düşürecek.

Kamu hizmetlerine ve kamu yatırımlarına ayrılan payın azalması, halkın daha fazla vergi ödemek ve daha fazla cebinden harcama yapmak zorunda kalması, bu bütçenin kimin için hazırlandığını zaten açıkça gösteriyor.

Bütün yeraltı ve yerüstü kaynaklarının uluslararası tekellere sınırsızca açıldığı, 150 milyon metrekare hazine toprağının yine patronlara peşkeş çekileceğinin ilan edildiği, küçük üretici köylülük yok edilirken, farklı sektörlerle entegre holdinglerin büyük toprak sahipliğinin ve tarımda tekelleşmenin önünün açıldığı, milyonların yerinden yurdundan, toprağından edilmesi, kent çeperlerine sürülmesi, çoluk çocuk genç yaşlı kadın erkek ucuzun ucuzu, güvencesizin güvencesizi işgücü haline getirildikleri, barınma, sağlık, eğitim gibi tüm kamusal hizmetlerin öncelikle sermaye güçlerini semirtecek biçimde daha fazla piyasaya açılmasıyla bu alandaki sermayeye ciro katlamaları yaptırılırken, geniş halk kesimlerine yaşamak için ancak ve ancak borçlanma, ya da aynı anda 3 işte çalışma, çocuğu daha bebek yaştayken okuldan alıp işe verme, hasta olunca ölme bütçesi bu. 

Bir diğer dikkat çekici nokta savunma ve güvenlik harcamaları. Böyle bir ekonomi-politiğe karşı geniş halk kesimlerinin öfkesinin yükselmeme, toplumsal direncin mayalanmaması ihtimali yok. Bunu görüyorlar. 2026’da güvenlik ve savunma harcamalarına ayrılan bütçe 2 trilyon 155 milyar liraya çıkıyor ve bu, bugüne kadarki en yüksek rakam. Bu bütçenin önemli bir bölümü iç güvenliğe ayrılmış durumda. Bu da bize şunu söylüyor: Tek adam rejimiyle kurulan baskıcı yönetim anlayışı tüm toplumu zapturapt altına almak üzere yeni bir evrede. Ayrıca; ekonomik ve siyasi kriz derinleştikçe içeride ve dışarıda gerilim politikaları daha ileriden savaşçı politikalara evrilecek.

Özetle, bu bütçe faşizme doğru tam gaz ileri bütçesi. 

“Saray rejiminin bir alamet-i farikası da toplumda çok tepki göreceğini düşündüğü paketleri sarayda hazır edip, meclise getirmeden ortalığa el altından salıp tepki ölçüyorlar. Bu da öyle oldu. Aslında bu paketteki tehlikeleri sadece son pakette değil, 3 yıldır ara ara farklı vesilelerle gündeme getirip ölçüp biçmiş, tutmayacağına ilişkin bir kanaat oluşunca, önce toplumsal zemin yaratma işine girişmişlerdi. Suça sürüklenen çocuklar tartışmasının çok çarpık ve tehlikeli bir biçimde tartıştırılması, genel ahlak diye ne idüğü belirsiz bir kavramla yeni ahlak normları oluşturmak üzere devletin elindeki tüm aygıtların devreye sokulması, devlet erkanının adeta trol ordusu gibi çalışması…”


11. Yargı Paketine dair Ekim ayında açıklamalarınız oldu tüm kadın, emek örgütlerine, demokratik kitle örgütlerine mücadele çağrısı yaptınız. 26 Kasım 2025 itibariyle, paketin 28 Kasım 2025 Cuma günü Meclis Başkanlığı’na teslim edileceği basına yansıdı. Bu pakete o dönem yaptığınız itirazların ve çağrıların etkisi oldu mu, yoksa paket o gün yaptığınız itirazlarla aynı şekilde mi gelecek meclis gündemine?

Bu ülkede yargı alanında yapılması gereken onlarca düzenleme var, ama tüm sorun alanları öylece orta yerde duruyorken, AKP iktidarı torba torba yasalarla kendi müesses nizamını kurmak için her pakette yeni zapturapt belgeleri çıkarıyor karşımıza. 11. Yargı Paketi çok konuşuldu, çok tartışıldı. Taslak olarak kamuoyuna sızdırılan pakette korkunç düzenlemeler vardı. Bakın sızdırılan diyorum, saray rejiminin bir alamet-i farikası da toplumda çok tepki göreceğini düşündüğü paketleri sarayda hazır edip, meclise getirmeden ortalığa el altından salıp tepki ölçüyorlar. Bu da öyle oldu. Aslında bu paketteki tehlikeleri sadece son pakette değil, 3 yıldır ara ara farklı vesilelerle gündeme getirip ölçüp biçmiş, tutmayacağına ilişkin bir kanaat oluşunca, önce toplumsal zemin yaratma işine girişmişlerdi. Suça sürüklenen çocuklar tartışmasının çok çarpık ve tehlikeli bir biçimde tartıştırılması, genel ahlak diye ne idüğü belirsiz bir kavramla yeni ahlak normları oluşturmak üzere devletin elindeki tüm aygıtların devreye sokulması, devlet erkanının adeta trol ordusu gibi çalışması…

Somuta dönelim. Ne olarak çıktı karşımıza 11 yargı paketi? 11. yargı paketinin ilk halinde iki büyük tehlike vardı. Birincisi; LGBTİ’lerin bir bütün olarak yok edilmesi için düğmeye basan düzenlemeler, ikincisi de suça sürüklenen çocuklar üzerinden çocukların çocuk olma haklarının bir bütün olarak ortadan kaldırılması. Biz ilk haliyle bu paketin ‘faşizmin zapturapt belgesi olduğunu’ söyledik. Neden derseniz… Faşist tahayyül, topluma korku salar, “iç düşmanlar”, “toplum düşmanları” yaratır. Bizzat o düşmanlardan biri değilseniz bile, “Yahu bunlar düşman değil” demeniz, hatta bunu ima etmeniz bile sizin de düşman olmanız için yeterli olur.

Bu dönemin “toplum düşmanı, aile düşmanı, iç düşmanı” olarak gösteriliyor LGBTİ’ler ve suça sürüklenen çocuklar. Topluma paranoya salgılatmak, faşizmin fıtratında vardır. Gerçekliğin ters yüz edilmesi de öyle. Sürekli yeni düşmanlar icat edilmesi ve bu icat edilen düşmanların yok edilmesinin, öldürülmesinin; şiddete, lince, hakarete maruz bırakılmasının olağanlaştırılması faşizm için vazgeçilmezdir. Yarattığı düşmanları “insan dışı varlıklar, sapkınlar” haline getirir faşizm. Yaşamı değersizleştirir, susturur. AKP de yıllardır LGBTİ’ler üzerinden bir toplumsal paranoya, düşmanlık yarattı. Toplumu kendi suretinde yeniden biçimlendirmek isteyen Saray rejimi, yaydığı korkuyla bir yandan gerçekliği ters yüz etme kapasitesini artırmak istiyor, bir yandan da sıranın hemen sonra başkalarına gelecek olmasının da önünü açmak istiyor. Bir nefret öznesi olarak yıllardır hedef gösteriliyor LGBTİ’ler. İktidar ise ince ince inşa edilmek istenen bu düşmanlığı 11. Yargı Paketindeki düzenlemelerle  hukuken garanti altına almaya çalıştı. Ama aslında LGBTİ’leri toplumu denetim altına almanın yumuşak karnı olarak düşmanlaştırıyorlar. Eşit yurttaşlık talebi olan, varoluşunun tanınmasını isteyen bir toplumsal grubu düşmanlaştırıp yok etmeye hukuk dayanağı sağlanması, buna uygun bir güvenlik sistemi, kurumsal ilişkiler ve siyasi yapılar kurulması aslında devletin bir bütün olarak hak talebinde bulunan/bulunacak olan bütün kesimlere yönelik şiddeti genelleştiriyor. Tüm toplum üzerinde, tüm hak arayışları üzerinde tahakküm kurmak için “yok etme”yi olağanlaştırıyor.

Suça sürüklenen çocuklar üzerinden tüm çocukların yetişkinler gibi yargılanmasının, cezalandırılmasının, hapse atılmasının önünü açan diğer maddede de yapılan şey aynısıydı. Suçu yaratan kök nedenleri tartıştırmadan, bu düzenin fıtratında var olan suç düzeneğini sorgulayacak her şeyi ortadan kaldırarak cezalandırmayı, sopa sallamayı, korkutmayı, ezmeyi, yok etmeyi, bir gelecek bırakmamayı tüm toplum için “Alınacak tek önlem” haline getiriyor. Suçu kişiselleştiriyor, tüm toplumsal, siyasal, ekonomik bağlamından koparıp suça sürüklenen çocukları bir “Toplumsal sapma, sapkın, ezilmesi gereken bir yaratık” haline getiriyor. Toplumun gayet meşru olan adalet ve güvenlik talebi “hınç, intikam, kısasa kısas” ile yanlış bir biçimde örtülüyor. Çocuklar için de LGBTİ’ler için de yapılan aynı şey aslında, iktidar onları insan olmaktan çıkarıyor öncelikle; baş edilmesi, yok edilmesi gereken insan dışı varlıklar haline getiriyor.

11. Yargı Paketi tek alamet değildi. Biz hayvan katliamı yasasında da, doğayı talana açan maden yasasında da, yer altı yer üstü kaynaklarını uluslararası tekellere peşkeş çeken yasalar tartışılırken de buna dikkat çektik. Doğayı her türlü sermaye talanına açık hale getirmek, sokak hayvanlarını yaşama hakkı olmayan birer katliam nesnesi yapmakla, LGBTİ’leri, hepsi bu toplumun en yoksullarının, çaresiz bırakılmışlarının çocukları olan suça sürüklenen çocukları yok etmenin önünü açmak aynı kaynaktan besleniyor. Bu kaynağı kurutmazsak, eşitlik isteyen kadınların, hak talep eden işçilerin, “artık yeter” diyen tüm kesimlerin de artık olağanlaşmış devlet şiddetiyle, kurumsallaşmış faşist şiddetle daha fazla karşılaşması kaçınılmaz. Kadın düşmanlığı, LGBTİ nefreti, cinsiyet eşitsizliği, çocukluğun ortadan kaldırılması, ailenin kutsanması, tüm hak isteyen toplumsal kesimlerin devlet şiddetine açık hale getirilmesi geçici bir taktik ya da ideolojik süs değil; faşist tahayyülün kendini yeniden üretebilmesi için zorunlu yapı taşlarıdır. 

Büyük bir tepki oluşunca bu maddeler geri çekildi 11. Yargı Paketinden. Ama şunu unutmamamız lazım. Bugün bir yandan ekonomik kriz ve derinleşen siyasi açmazları nedeniyle toplum içindeki hegemonyası giderek çözülen tek adam iktidarının faşist bir rejim inşası yönünde attığı adımlar şu an “olmakta olanı” gösteriyor, olup bitmiş bir şeyi değil. Yani devamı gelecek. Hatta halihazırda bu yasanın ruhu somuttaki uygulamalarda kendini gösteriyor. LGBTİ’lerin tüm örgütlenme alanları tehdit altında, dernek kapatmalar, sosyal medya banlamaları, ev baskınları, sokaktaki görünürlüğün tümüyle suç haline getirildiği gözaltı, polis şiddeti, devlet tacizi, hatta sanal devriye denilen bir emniyet birimi LGBTİ olduğunu düşündükleri kişilerin sosyal medya hesaplarından yapılan paylaşımlardan genel ahlaka aykırılık ‘tespit’ edip sabah baskınlarıyla gözaltılar yapabiliyor. Düşünün ki öne çıkan, LGBTİ’lerin hak mücadelesinde görünür olan kişilerin evleri drone’larla gözlenebiliyor. Bu LGBTİ yurttaşlara sosyal ölüm, hatta apaçık ölüm dayatmak. Görünür olmayacaksın, sokağa çıkamayacaksın, çalışamayacaksın, örgütlenemeyeceksin, herkesin ortak düşmanı olacaksın… Yani ölmekten, öldürülmekten, intihara sürüklenmekten başka şans tanımıyor. Ötesi; bir LGBTİ olarak öldüğünüzde, öldürüldüğünüzde, intihara sürüklendiğinizde cenazenizi kaldıracak, yasınızı tutacak, hesabınızı soracak kimse kalmasın istiyorlar. Bunu da genel ahlak ve ailenin korunması diye parlatıyorlar. Apaçık bir faşizm bu. 

Nihayetinde faşist inşa sürecinin amacına ulaşıp ulaşamayacağı, sınıflar arasındaki güç ilişkileri ve toplumsal mücadelenin düzeyi tarafından belirlenecek. Ancak bugün olmuş bitmiş bir süreçten söz etmiyor olsak da inşası yönünde atılan adımları ve ideolojik dayanakları bakımından karşımızdaki tehlike ciddi.

İşte 11. yargı paketi de bunun en sarih örneklerinden biriydi. Bugün çeşitli açılardan tehlike geçmiş gibi görünüyor bu korkunç maddeler çıkarıldığı için. Ama düğmeye basıldı, mesaj verildi, artık açıkça fiilen uygulamalar olarak karşımıza çıkıyor paket. Buna karşı dirençli durmalıyız. Bunun için de mecliste hayır demek yetmez, hiçbir zaman yetmedi. Şunu anlatmamız lazım. Evet öncelikle onların hayatını yok ediyor ama mesele sadece LGBTİ’lerle ilgili değil, mesele sadece suça sürüklenen çocuklarla ilgili değil. Bunun anlaşılması ve özellikle hem ana hedef olan hem de bunu durdurabilecek ana güç olan işçi sınıfının karşı çıkışı, hayır demesi bu tehlikeyi atlatmanın en başat koşullarından biri. Tam da bu nedenle mücadele, sadece bu düzenlemenin ilk hedefi olan LGBTİ’lerin ya da çocuk hak savunucularının, kadın örgütlerinin mücadelesi ile sınırlı kalmamalı. Bu pakette somutlaşan faşizan ruh ve pratiği halka, işçi ve emekçilere yönelik topyekûn saldırının bir parçası olarak ele almak zorundayız. Örneğin grev hakkı valilik yasağıyla, Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle engellenen işçilerin “milli güvenlik” gerekçesiyle uğradığı bu saldırı ile, LGBTİ’lerin ve suça sürüklenen çocukların insandışılaştırılması için kullanılan “Toplumun genel ahlak ve değerlerine yapılan saldırı” gerekçesinin aynı kaynaktan beslendiğini, aynı amaca hizmet ettiğini anlatacağız. 

Şiddete uğrayan, nafaka hakkı gasbedilen, hiçbir destek göremediği için şiddet dolu evlere geri gönderilen kadınlara anlatılan “kutsal aile masalı” ile, kadınlar hak talep ettiğinde “marjinal” ilan edilmeleri ile, LGBTİ’lerin ve suça sürüklenen çocukların “Aile yapısını bozan sapkınlar” olarak gösterilmesi arasındaki bağı daha görünür hale getireceğiz.

Bugün muhalefete yönelik saldırılar, gazetecilere ve yandaş olmayan medyaya yönelik saldırılar ile, LGBTİ örgütlerine, dergilerine, yayınlarına yönelik saldırıların aynı amacın unsurları olduğunu daha çok dile getireceğiz.

“Suç da suçlu da bu düzene ait, sapkın olan da marjinal olan da bu düzenin sahipleri; asıl istilacılar, asıl toplum düşmanları sermaye güçleri, onların temsilcileri” diyeceğiz.

Huzur, güven, gelecek istiyorsanız, ekmek, barış, özgürlük istiyorsanız, örneğin yoksul çocukların suç, çeteleşme ve uyuşturucu kıskacında getto demografisine hapseden bu düzenin bizzat kendisine karşı mücadele edeceksiniz diyeceğiz.

Saray’ın ve sermayenin suç ortaklığına başkaldırıp yeni bir düzen için ortak mücadele hattı kurmazsak, ekmek için, barış için, özgürlük için, yaşam için verilen ayrı ayrı mücadeleleri birleştiren bir cephe kurmazsak, hiçbir dehşet verici yasayı durduramayız. Bu çürümüş düzene karşı koyup hakkın ve adaletin varlığını yeniden inşa edecek güç, ancak ezilenlerin, tek tek avlanmak istenenlerin, en geniş halk kesimlerinin kolektif iradesinde yeşerebilir. Bütün çabalar buna odaklanmalı.

“Karşımızda duran tablo şu: Yoksul, eğitimden ve sosyal yaşamdan koparılmış çocuklar neredeyse her işkolunda üretimin parçası haline getiriliyor; kamu kaynakları ise doğrudan sermayeye aktarılıyor. Çocuk işçiliği kapitalizm açısından yeni değil elbette. MESEM’ler bunun bugünkü, kurumsallaştırılmış, sistematikleştirilmiş hali.”


Eylül ayında yayınladığınız OVP ve Çocuk İşçiliğinin Yaygınlaştırılması raporunuz var, Mesem’e ve çocuk işçiliğine dair tespitleriniz neler, AKP burada ne amaçlıyor?

MESEM’lerle ilgili çok uzun zamandır parti olarak kampanya yapıyoruz. Bu korkunç çocuk öğütme projesi esasen “eğitim” denilerek yüz binlerce çocuğun; uluslararası hukuk, iş kanunu ve en temel eğitim hakkı yok sayılarak kapitalist sömürünün içine sistemli biçimde sürülmesidir. Karşımızda duran tablo şu: Yoksul, eğitimden ve sosyal yaşamdan koparılmış çocuklar neredeyse her işkolunda üretimin parçası haline getiriliyor; kamu kaynakları ise doğrudan sermayeye aktarılıyor. Çocuk işçiliği kapitalizm açısından yeni değil elbette. MESEM’ler bunun bugünkü, kurumsallaştırılmış, sistematikleştirilmiş hali. Üstelik işçi sınıfının 200 yıldır verdiği mücadeleyle kazanılmış olan çocukların işçi olarak çalıştırılamayacağına ilişkin açık ilke de yerleyeksan ediliyor, çocuk işçilik bir bütün olarak meşrulaştırılıyor. 

MEŞEM meselesi ise Türkiye kapitalizminin fıtratı ile çok iç içe. Türkiye’de sermaye düzeni  büyük ölçüde dışa bağımlı, teknoloji düzeyi düşük ve emek-yoğun bir yapıya dayanıyor. Bu yapı, sermayeyi en fazla artı-değeri esnek, güvencesiz ve ucuz emekten sökmeye zorluyor. MESEM tam da bu ihtiyaca cevap veriyor. Açık konuşalım: Bu, gözü doymayan sermaye için çocuk emeğini “yasal” ve sürekli hale getiren bir sömürü projesi.

Son birkaç yılda yoksulluk derinleştikçe tablo daha da ağırlaştı. Bugün pek çok hanede eli iş tutan herkes çalışmak zorunda. Gençler, hatta çocuklar bu çaresizlik içinde emek piyasasına itiliyor. Tam bu noktada MESEM’ler, başta Milli Eğitim Bakanlığı olmak üzere devlet kurumlarının yoğun propagandasıyla bir “çıkış kapısı” gibi sunuluyor. Kimi zaman da bu sömürü düzeni, sanki devletin yoksullara uzattığı bir vefa eliymiş gibi pazarlanıyor. Gerçek bunun tam tersi.

MESEM’e kayıt için ortaokul ya da imam hatip ortaokulunu bitirmek yeterli. Yaş sınırı yok. Çocuklar 34 alan ve 184 meslek dalında sisteme alınıyor. Kâğıt üzerinde “öğrenci” görünen bu çocuklar haftanın dört günü işyerinde, bir günü okulda deniyor, MESEM’lilerin gerçeği haftanın her günü, gece 10’a kadar işyerinde olmak. Okul mokul hak getire. Hatta, bütçe görüşmelerinde de söyledik Yusuf Tekin’e, ötesine geçiliyor şimdi bir de… Hala konteyner okullarda öğrenciler var ama 258 sanayi bölgesine bir parmak şıklatmayla mesleki eğitim büroları kurup, okul konduruyorlar. Yetmiyor, OSB’lere toplama kampı gibi yurt yapmaya niyetleniyorlar. Bakanlığın mesleki eğitimdeki yeni projeleri olan “bölge okulu”, “ihtisas okulu”, “sektör içi okul” ve “sektöre entegre okul” projeleri ise MESEM garabetini daha öteye taşıma anlamına geliyor.  Ülkenin ilk sektör içi okulu diye reklamını yaptıkları şey, memleketin yer altı kaynaklarını yağmalamak için zeytinlikleri yok eden Ahlatcı’nın tornası! Çorum’da OSB’nin ortasına bir bina dikmiş, kendisine kuyumculuk elemanı yetiştiriyormuş Ahlatçı. Bu memleketin taşını, toprağını, zeytinini, her türlü rantını yedi doymadı. 2,5 trilyon liralık cirosu olan dostlarına, 6 yıl boyunca 200 çocuğun bedava emeğini bir imzayla armağan ediyorlar. Çocuk başına her birine çırak ücreti ödense aylık 1,3 milyon lira işsizlik fonundan akıyor demektir. Buna karşılık kendi altın rafinerisinde istihdam garantisi sunuyormuş, işe alınan öğrencilerin bedelli askerlik ücretini karşılayacakmış. Yoksulun çocuğunu Ahlatcılara köle edip bir de üstüne para veriyor, “çocukları çalıştıracağız” övünmesi Ahlatcılara düşüyor. Sektöre entegre okulun ilk örneği olan İsmet Kazcıoğlu Otomotiv Sanayi şirketiyle yapılan protokole de dikkat çekelim. Okul filan yok ortada. Doğrudan fabrika içinde bir yere üç beş sandalye atmışlar, okul diyorlar. Çocukları 14 yaşında ensesinden tutup patronlara emanet ettikleri, ömrünün tamamını fabrikaya sıkıştırdıkları yeni düzen bu.

Ücret meselesine gelince: Çıraklara asgari ücretin yüzde 30’u, kalfalara yüzde 50’si ödeniyor. Bunun üstünü patron verirse veriyor; tamamen onun insafına bırakılmış durumda. Yani çocuk emeği ucuz, esnek ve denetimsiz biçimde patronlara teslim ediliyor.

Kayıt sayılarındaki artış da tesadüf değil. Bir önceki dönemde 405 bin olan MESEM’li çocuk sayısı bugün 465 bine çıkmış durumda. Emekçi aileler açısından bunun iki temel nedeni var. Birincisi artan yoksulluk; ikincisi ise gelecek kaygısı. TÜİK verileri ortada: Üniversite mezunu her dört gençten biri işsiz. Ne eğitimde ne istihdamda olanlar da eklendiğinde tablo daha da kararıyor. Bu koşullarda “Okuyup ne olacak?” ya da “Erken yaşta meslek öğrenmek daha güvenli” düşüncesi bilinçli biçimde körükleniyor. Bakanlıklar, okul idareleri adeta birer propaganda aygıtı gibi çalışıyor. “Gelecek mesleki eğitimde” deniyor ama sormamız gereken soru şu: Kimin geleceği?

İktidar ve temsil ettiği sınıf açısından MESEM’in anlamı çok net. AKP’nin gençliğe dair yaklaşımı yıllardır değişmedi: “Dindar ve kindar bir nesil.” Bu hedef doğrultusunda eğitim özelleştirildi, ticarileştirildi; emekçi çocukları nitelikli eğitimin dışına itildi. Eğitim içeriği ideolojik ihtiyaçlara göre yeniden şekillendirildi, bilimsel ve eleştirel eğitim geri plana itildi. MESEM’ler bu tablonun en çıplak hali. Eğitimden, sosyal ve kültürel yaşamdan koparılmış; fiziksel ve zihinsel gelişimi pahasına üretimin içine çekilmiş, itaatkâr bir kuşak yaratılmak isteniyor.

Sermaye açısından bir kazanç daha var. Çıraklar ve kalfalar çoğu zaman işyerindeki yetişkin işçilerle aynı işi yapıyor ama çok daha düşük ücret alıyor. Ücretlerin önemli bir kısmı da devlet tarafından, üstelik işçilerin kesintileriyle oluşturulmuş İşsizlik Fonu’ndan karşılanıyor. 2022’de MESEM için harcanan kamu kaynağı 3,4 milyar liraydı; 2023’te bu rakam 9,8 milyar liraya çıktı. 2024’ün ilk dört ayında bile 1,7 milyar liradan söz ediyoruz. Yani patronlar hem ucuz çocuk emeği kullanıyor hem de işçilerin fonunu yağmalıyor.

Sonuçta olan şu: Bir işçi yerine birkaç çırak çalıştırılıyor, ücretler aşağı çekiliyor, artı-değer katlanıyor. Denetimsizlik ve güvencesizlik ise çocukların canına mal oluyor. Parmaklarını makinelerde kaybeden, bedenleri iş kazalarında parçalanan çocuklardan söz ediyoruz. Bu tablo münferit değil; sistemin kendisi. Daha çocuk yaşta işçi sınıfının emeğinin bir değeri olmadığı, susması, boyun eğmesi, olanı kader bellemesi isteniyor. Yoksulun çocuğunun canına kanına dadanan bu kepaze düzenek, eğitimin tümüyle paralı hale getirildiği, sonucunda yaşam koşullarında hiçbir değişikliğin elde edilemediği, işsizliğin şahdamarında bir bıçak gibi hep patronların elinde tutulduğu, okusam ne olacak fikriyle eli ekmek tutsun denilerek çocuklukları ve bir bütün olarak yaşam ufukları çalınan işçi nesilleri yetiştirmek üzere uzun vadeli hesapları da olan bir düzenek. 

O yüzden MESEM meselesi sadece bu çocukların ya da ailelerinin sorunu değil. İşçi sınıfının ve emekçi halkın tamamının sorunu. Genç kuşaklar örgün eğitimden koparılıyor, güvencesizliğe ve geleceksizliğe mahkûm ediliyor. Aynı zamanda düşük ücretli, esnek ve güvencesiz bir emek rejimi kalıcı hale getiriliyor.

Bizim tutumumuz net: MESEM projesi amasız, fakatsız iptal edilmeli. Bu, çocuk işçiliğini ortadan kaldırmak için atılacak acil bir adım. Çocukların yeri işyerleri değil okullar. Evrensel, bilimsel ve nitelikli eğitim herkes için güvence altına alınmalı. Örgün eğitime devam edebilmeleri için gerekli tüm maddi destekler sağlanmalı. Eğitim bir lütuf değil, en temel haktır. Bu hakkın sermayenin çıkarları için gasp edilmesine rıza gösteren bir toplum hiçbir hakkını kazanamaz.

Reklam

Oğulcan Orhan

Aslen yazılımcı. İşin dışında, röportaj ve siyaset gündeminin peşinde. Ankaralı.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu