Türkiye’nin kentlerinde her gün yeniden sahnelenen tuhaf bir tiyatro var: cüzdanlar boşalıyor, maaşlar buharlaşıyor, kiralar göğe tırmanıyor… Fakat AVM koridorlarında kalabalık eksik olmuyor; insanların elinde marka kahveler, yüzünde “beyaz yaka hayatı yaşıyorum” maskesi. Bu manzara bir bireysel tercihler dizisi değil; ekonomik çöküşün üstüne çekilmiş bir makyaj. Üstelik o makyaj ucuz değil, sadece yanıltıcı.
Bugün Türkiye’de milyonlar, gerçek gelirlerinin çok altında yaşarken, tüketim kültürünün yarattığı sahte orta sınıf rolünü oynamaya devam ediyor. Bu bir irade meselesi değil; kapitalizmin en ustaca numarası. İnsanlara, kendi sınıfsal konumlarını kabullendirecek koşulları yaratmak yerine, onlara sınıf atlamış gibi davranma imkanı sunuyor. Böylece hem yoksulluk görünmezleşiyor hem de sömürü tartışılmaz hale geliyor.
AVM dediğimiz mekanlar bu aldatmacanın kutsal tapınakları. İçeri adım attığın anda gerçek dünya buharlaşıyor: eşitsizlik yok, güvencesizlik yok, borç yok, asgari ücret yok. Herkes “müşteri.” Müşteri kimliğinin tek bir özelliği var: sınıfsızlık. Sanki kapitalizm kısa bir süreliğine duruyor da hepimiz aynı hayatın içinde eşitçe salınıyoruz. Gerçekte ise AVM denen şey, yoksulluğu dekorla gizleyen dev bir hapishane. İnsanların borçla aldığı telefonların ışığıyla parlıyor. Bu noktada Amerikan özentiliğinin oynadığı role bakmamak mümkün değil.
Türkiye’deki tüketim alışkanlıklarının “ABD’li beyaz yaka hayatı” taklidiyle yoğrulması tesadüf değil; medyanın, dizilerin, influencer kültürünün ve küresel markaların yıllardır işlediği bir rüya bu. Bir nevi ithal hayat tarzı lunaparkı. İnsanlar kendi gerçekliğinde ezilirken, ABD’nin orta sınıf normlarını rollenme olarak üzerlerine geçiriyorlar. Ne ilginçtir ki Amerikan orta sınıfının bile artık karşılayamadığı bir yaşam formu, Türkiye’de gelir düzeyinden bağımsız bir “kimlik aksesuarı” haline dönüştü. Banka hesabı eriyebilir, kira maaşı yutabilir ama elde karton kahve bardağı varsa, rüyanın bozulduğu pek belli olmuyor. Tüketim alışkanlıklarının Amerikan orta sınıfı gibi şekillenmesi, toplumun kültürel yozlaşmasından falan değil. Asıl mesele, derinleşen yoksulluğun üstünü “stil” ile örtmek. Çünkü stil değiştirmek, ekonomik gerçekliği değiştirmekten çok daha kolay. Kirası maaşına denk gelen biri kendine bir latte ısmarladığında sınıf atlamıyor; yalnızca sınıfsal acısını estetikle uyuşturuyor. Bu uyuşma hali, kapitalizmin en zehirli etkisi: insanların mücadele etme isteğini törpülediği için sistem kendiliğinden yeniden üretiliyor.Tuhaf olan şu ki insanlar artık geçinemiyor ama hala “beyaz yaka hayatı” tiyatrosundan çıkamıyor. Çünkü bu tiyatrodan çıkmak, kendinle ve düzenle yüzleşmek demek. “Ben aslında alt sınıfım,” diyebilmek zor bir cümle. İşte tam da bu zorluk, tüketim ideolojisinin ihtiyaç duyduğu yarık. O yarığa markalar, platformlar, influencer estetiği, plaza kültürünün karikatürü sızıyor. İnsanların sınıf bilinci bulanıklaşınca, sömürünün haritası da bulanıklaşıyor. İnsanlar artık geçinemiyor ama geçinemediğini de söyleyemiyor; çünkü tüketim kültürünün içerisinde “yoksulluk ayıp” haline getirildi. Böylece insanlar hem yoksul hem yoksul olmadığını kanıtlamak zorunda. İşte bu nedenle Starbucks’ta sıra hiç bitmiyor. O sıra, ekonomik refahın değil, sınıfsal utancın kuyruğu. O sıra, yapay zenginlik hayalini gerçekleştirme illüzyonu. Ekonomik kriz derinleşir, gelirler düşer, güvencesizlik artar… ama toplum bununla yüzleşmek yerine vitrin ışıkları altında sahte bir refaha benzemeye çalışırsa, çözüm olasılığı da ortadan kalkar. Çünkü insanlar gerçeği konuşmaya başlamadıkça, düzen değişmez. Söylentiler yerine sınıfsal çıplaklık konuşulmadıkça, sömürü mekanizması kırılmaz.
Türkiye’nin kent hayatı bugün bir gerçeği haykırıyor: insanlar yoksullaşıyor ama yaşam tarzı hala orta sınıf illüzyonuna sabitlenmiş durumda. Bu çelişki değişmeden ne emeğin değeri yükselir ne toplumdaki çürüme durur. Sert gerçeği görmek gerekiyor: Yoksulluğun üstüne latte çekmek, yoksulluğu bitirmiyor. Sadece onu makyajlıyor. O makyaj silinmedikçe, toplum kendi yüzünü asla görmeyecek. Bu tartışmayı büyütmek, o yüzü sonunda netleştirmek için gerekli olan ilk darbe olabilir.
