Röportaj: Oğulcan Orhan
izlek.org’un röportajları serisine SOL Parti sözcüsü Önder İşleyen ile başlamak istedik. Bu vesileyle kendisine ve SOL Parti’ye röportaj talebimizi kabul ettikleri için teşekkür ediyoruz. Röportajı 8 Kasım 2025, Cumartesi günü SOL Parti Genel Merkezi’nde gerçekleştirdik.
SOL Parti 3. Olağan Kongresi sonrası ortaya çıkan sonuç metni üzerinden dünyada olanı biteni, bunun Türkiye’ye etkilerini değerlendirdiğimiz bir röportaj oldu. İşleyen 19 Mart’ı, PKK’nın silah bırakma sürecini, SOL Parti’nin birleşik muhalefet çağrısını ve kurulması gereken mücadele hattını değerlendirdi. İşleyen ayrıca temel bir tespit olarak AKP – MHP ittifakının amacının ‘rejimi bir üst aşamaya sıçratmak’ olduğunu belirterek bunun önüne geçilmesi için birleşik muhalefete ihtiyaç olduğunu belirtti.
“Seçimsiz, muhalefetsiz, önceden ayarlanmış seçimlerle kendi iktidarlarını sürdürdüğü rejim dayatmasına doğru gidiyor…”
Türkiye’de bir süredir bütün gündemler dışarıdaki gelişmelerle birlikte değerlendiriliyor. SOL Parti 3. Olağan Konferans metninde de benzer bir durum görüyoruz. Buradan direkt bir alıntı yapmak istiyorum, tümden gelmek babında: “…bu gerici rejim, ABD-İsrail ortaklığında şekillenen Ortadoğu düzenine uyumlu, etnik ve dinsel temeller üzerinde yeniden kurgulanmak isteniyor.” Burada SOL Parti, dünyanın genel hal ve gidişatında bir farklılık ve bir kırılma mı görüyor? Bunu sorarak başlamak istedim çünkü metin de böyle başlıyor.
Önder İşleyen: Aslında İsrail’in Gazze’ye başlayan saldırı dalgası, peşinden Lübnan’da, Lübnan’dan Suriye’ye uzanan geniş bir hat üzerinden yeni bir zemin oluşturdu. Amerika – İsrail’in uzun zamandır sürdürdüğü Büyük Ortadoğu Projesinin önünde engel olarak görülen kimi hatları kırabildiler, önemli ölçüde kırabildiler. Ve buradan aslında bir yanıyla İran’a doğru kuşatan bir düzenin temellerini oluşturmaya başladılar. Geriye doğru döndüğümüzde aslında Gazze Antlaşmasıyla, kendilerinin ifadesiyle, Ortadoğu’da yeni bir sahneye geçiş gerçekleştiriyorlar. Buradaki bütün rejimleri etnik temelde, mezhepsel temelde bütün rejimleri dağıtarak parçalayarak kendi hegemonyalarını sürdürebilecekleri bir siyasal zemin oluşturdular.
Zaten geriye dönersek Büyük Ortadoğu Projesinin özü de temel olarak Amerika ve İsrail’in güvenliğine tehdit oluşturan küresel sermaye yayılımı önünde set olarak gördükleri rejimlerin çözülmesi. Ve bu çözülmeleri de ülkelerin içerisindeki farklı etnik mezhepsel farklılıkları; derinleştirerek, kışkırtarak, birbirine karşı konumlandırarak aslında onlar içerisinde Suriye’de 14 yıl önce gördüğümüz gibi bir iç savaş dinamikleri yaratarak, ordular kurarak geliştirdiği sürecin sonunda bir yeni evreye doğru gidiyoruz.
Burada Türkiye’nin nasıl bir görev içerisinde, konumla içerisine sokulduğu Türkiye’nin geleceği açısından çok kritik bir noktaya gelmiş durumda. Çünkü zaten Türkiye Amerika tarafından Büyük Ortadoğu Projesi’nin eş başkanlığıyla görevlendirilmiş birisi eliyle bir dönüşüme uğratıldı. Bu dönüşüm aslında Türkiye’deki Cumhuriyet’in nisbi demokratik, laik bütün değerlerini ortadan kaldıra kaldıra bugünlere getirdi. Ve bugün de aslında sürdürülemez duruma gelen bu rejim, şimdi Ortadoğu’nun yeni senaryosu içerisinde yeniden konumlanıyor. AKP ve MHP açısından aslında bu bir Trump tarafından uzatılan can simidine sarılmak olarak kendini gösterdi. Çünkü bunun içerisindeki kendilerinin yeni bir görevle donatıldığında Türkiye’deki iktidarlarının en büyük gücü ve meşruiyeti kazanmaya çalışıyorlar. Dolayısıyla Türkiye’deki rejim dönüşümü, yani önümüze çıkan şeyin kaynağını burada bulabiliriz.
Yani aslında Türkiye’de dışarıdan Ortadoğu’daki yeni Amerikan-İsrail çerçevesinin içerisine doğru Türkiye’nin çekildiği ve bu doğrultuda bir rejimin Türkiye’ye dayatıldığı bir gerçek var. O yüzden Türkiye’de CHP’nin rejimin yeni düşmanı olarak kodlanması ve buna toplumsal muhalefetin, ilerici sol dinamiklerin eşlik ettiği bir yeni düşman tanımlaması, buna paralel olarak Kürt Hareketi’nin rejimine entegre edilecek yeni bir kurucu unsuru olarak tanımlanmaya dönük hamlelerin, açılımların gerçekleştirilmesini birlikte düşünmemiz gerekiyor. Aslında sonuç metninde işaret etmeye çalıştığımız o şu: Türkiye’deki ana doğrultu, yani içinden geçtiğimiz sürecin, ana doğrultusu emperyalist planlar çerçevesinde AKP ve MHP’nin iktidarını sürdüğü, seçimsiz, muhalefetsiz, önceden ayarlanmış seçimlerle kendi iktidarlarını sürdürdüğü rejim dayatmasına doğru gidiyor. Bu şu manaya gelir Cumhuriyet Tarihi’nin sonunun ilan edileceği bir eşiğe taşınıyor Türkiye. Gerici rejimin başka bir ifadesi de budur. Cumhuriyet tarihinin sonunun ilan edilmek istendiği bir eşiğe taşınıyor. Dolayısıyla mücadelenin de ana halkası Türkiye’nin içine sürüklendiği bu felakete, bu riske, bu tehlikeye dikkat çekerek buna karşı mücadele ana mesele haline getirilmeli diyen bir çağrıyı aslında konferansımızda yapmış olduk.
“Kapitalist kliklerin herhangi birine bakarak bir tür demokrasi ve restorasyon beklentisi içerisinde olmanın safdillik…”
Türkiye’de bir süredir özellikle hava savunması için çeşitli silah alımları gündeme geliyor. Bununla ilgili bazı feragatler veriyor ilişkilerinde. Yine Avrupa Birliği’nin uzun bir süredir gündemde olan ama özellikle son dönemde sanki daha da artan tekrar silahlandırılması gündemi var. Burada biraz önce İsrail-Filistin süreciyle başlayan ve devamında bu sürecin Suriye’nin yalnızlaştırılması ve çözülmesi sonrası İran’a doğru hareket eden bir durum görünüyor tespitini yaptınız. Yine bütün bu süreçleri İran’ın devamında gidişatı Çin’e doğru gören, bir süredir ticaret savaşları olarak tabir edilen süreçle de bağlantısı olduğunu okuyanlar da var. Benim sormak istediğim Türkiye’nin silah alımları bu yeni sürecin bir yerinde mi? Aynı zamanda bu yeni oturtulmak istenen rejim dışarıdan meşruiyet alıp içeriye baskı uygularken bu silahlarla ne yapmak istiyor? Yoksa bu aslında sadece içerideki baskının meşruiyeti için atılan bir adım mı?
Önder İşleyen: Kapitalist sistemin içine girdiği evrimi de ifade etmek açısından önemli bir başlık. Çünkü bir önceki periyotta yani aslında 90’ların ortalarından itibaren genel kapitalist hegemonyanın paradigması, özellikle de Avrupa Birliği’ni de içerisine alan bir çerçevede, bir tür demokrasilerin ve uygarlığın sınırsızlaştırılması diye kendisini ifade ediyor. Dolayısıyla aslında Avrupa’nın kendisinin bir demokratik uygarlık merkezine, Avrupa Birliği’nin kendisinin buna dönüştüğü ve Türkiye ile de AB ilişkileri genel olarak hatırlarsak Türkiye’deki siyasetler bakımından da bir tür demokrasiyle ilişki biçiminde ele alınmıştı.
Bunun o günkü gerçekliği de bir yana ama, bugün gelinen aşamada kapitalist sisteminin kendisi de, onun kendi burjuva merkezlerinde de demokratik unsurlarını büyük oranda kaybetmiş durumda. Bir tür yeni otoriter-faşist yönetim biçimleri, güvenlikçi yaklaşımların kendini güçlendirdiği bir yeni evreye girilmiş oldu. Çerçeveyi buradan çizdiğimizde Türkiye’yle Avrupa Birliği’nin özellikle son Almanya ve İngiltere ziyaretleriyle imzalanan anlaşmalarla da gördüğümüz şey, Türkiye Avrupa Birliği ilişkilerinin de bir güvenlik konsepti içerisinde kendisini yeniden tanımladı. Dolayısıyla yani bu bize şu dönem bir tür kapitalist kliklerin herhangi birine bakarak bir tür demokrasi ve restorasyon beklentisi içerisinde olmanın safdilliğini de gösteren bir durum olarak kendini gösteriyor. Türkiye tam olarak da hem Avrupa Birliği’yle hem ABD’yle kurduğu yeni ilişki, kapitalist sistemin uzun süreli yeni savaş konseptinin içerisinde konumlandırılması ile ilgili. Yani bu Ortadoğu’daki kısa vadeli hareket alanının oluşması, İran’a karşı bir kuşatıcı eksen oluşturulması, bunun içerideki ifadesinin Türk, Kürt, Arap İttifakı temelinde bir rejim tanımlaması olması ya da Tom Barack’ın ifadesiyle bir yeni Osmanlı milletler sistemine dönüş olarak kendini kurgulaması bir yanı. Bir yanı da aslında esas olarak Çin’i eksen alan ticaret, ekonomi ve aslında bir askeri savaşı da içeren yeni konseptin, yeni bir savaş konseptinin içerisinde Türkiye’nin konumlanması demek. Daha derin ve uzun vadeli olarak Türkiye bu blok içerisinde o bloğun ihtiyaçları çerçevesinde bir güvenlik merkezi olarak konumlandırılıyor. Biraz askeri üs olarak konumlandırıyor. Bir geçiş hatlarını Çin’in geçiş hatlarını kıracak bir merkezi olarak konumlandırılıyor. Dolayısıyla da daha uzun vadeli plandan bakıldığında da Türkiye böyle içerisinde nükleer savaşçıları da barındırabilecek, içerisinde bölgedeki Büyük Ortadoğu bataklığı içerisindeki yeni çatışmaları da barındırabilecek, etnik-mezhepsel her tür ayrışmaları derinleştirecek gelişmeleri de barındırabilecek büyük bir felaket alanına doğru itiliyor Avrupa, Amerika ve bütün bu eksenler tarafından. Belki AKP-MHP iktidarıyla bugünkü mücadelenin daha uzun vadeli bakış açısıyla Türkiye’nin geleceğe ilişkin ne kadar önemli bir mücadele olduğunu da bu çerçeveden de hatırlatılabilir.
Yine ben metinden devam etmek isterim. Bir 19 Mart vurgusu var. Biraz önceki tabiri ben de alıntılayarak tekrar edeyim. Cumhuriyet Tarihi’nin sonunun getirilmek isteme adımlarından biri olarak Cumhuriyet Halk Partisi belediyelerin özellikle İstanbul Büyükşehir Belediyesi üzerinde ve şahıs olarak da İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’na bir operasyon gerçekleştirildi. Bu operasyon, devamında geniş toplumsal muhalefet tarafından sadece oraya indirgenmeyecek bir yer olarak da görülmüştü. Sonrasında da yine metinde, yalnızca seçimle olmayacak bir süreç tarifi yapılıyor. Burada sizin 19 Mart okumanız nasıl? Cumhuriyet Halk Partisi’nin kendisinin eylem olarak tarif ettiği, aslında miting gibi görünen, yani burada öznenin tarifine de karşı durmak istemiyorum, aksiyonlar var. Aynı şekilde SOL Parti de destek verdi. Geniş sosyalist kesimlerin de hep orada olduğunu gördük. Belki direkt Ekrem İmamoğlu’na destek değildir, ben bunu da açıkça sormak istiyorum. Buradaki ayrımı nasıl görüyorsunuz? Bu zannediyorum az önce dile getirdiğiniz cumhuriyetin sonunun getirilme adımlarından, kritik adımlarından biri olduğu için böyle. Bu sürecin üzerinden 8-9 ay geçti. Bir sokak hareketi oldu. Öğrenci hareketi tekrardan güçlendi. Şu anda ise bu biraz daha kendi normaline gelmiş gibi görünüyor.
Önder İşleyen: 19 Mart, seçimsiz ve muhalefetsiz bir rejim kurgusunun en önemli adımı olarak gerçekleştirildi. Ve bu adım karşısında aslında öğrencilerden, kadınlardan, emeklilerden, işçilere kadar toplumun çok farklı kesimlerinin ortak bir direnişinin başlamasıyla eş zamanlı olarak ilerledi. Yani seçimsiz ve muhalefetsiz bir rejime geçiş hamlesine karşı bir birleşik halk muhalefeti kendisini sokakta gösterdi. Bunun belki de en önemli ve bugün hala üzerinde durulması gereken ana noktası bu.
Elbette haksızlıklara, hukuksuzluklara, kişilere dönük adaletsizliklere karşı da bir reaksiyon ama esası ve özü Türkiye’nin götürülmek istediği seçimsiz, muhalefetsiz bir rejim değişikliğine karşı bir birleşik muhalefet. Tek adam rejimine son verme arzusu ve iradesiyle oluşmuş bir birleşik muhalefet vardı. Ve o günkü şeyi yükselten, o günkü aslında bir kuvvet yaratan, CHP’yi de aslında bu direniş hattında bir kuvvetli özne haline getiren şey, temel olarak böyle bir birleşik gücün açığa çıkabilmiş olmasıydı. Elbette ki işte üniversitelerden öğrenciler kendi gelecek taleplerine de ve geleceklerine ilişkin güvensizlikleri de yanlarına alarak isyan ettiler. Kadınlar bu ülkede başlarına her gün gelen şiddete, aşağılamalara, fiili şeriat rejimindeki ezilme biçimlerine karşı isyan ettiler. Işçiler, emekçiler sefalet ve açlık sınırları içerisinde dayatılan yaşama karşı itiraz ettiler. Dolayısıyla o zaman aslında bizim de vurguladığımız gibi mesele bir kişi meselesi, mesele bir parti meselesi değil. Bütün bu muhalefetin bir kişinin ya da partinin iktidara getirilmesiyle sınırlı bir alanda kendisini gerçekleştirilmesi de beklenemez.
Ondan çok daha büyük, ondan çok daha geniş direnme güçlerinden, potansiyellerinden, örgütlerden, hareketlerden, bireylerden bahsediyoruz. Çok büyük bir direnme gücünden bahsediyoruz. O yüzden 19 Mart nedir dersek tek cümleyle, birleşik bir halk muhalefeti çağrıcısıdır 19 Mart’ın sokakları. Bunun siyaseti de, bu rejimden kurtulma ekseninde bir geniş değişim talebidir. Buradaki değişim taleplerinin kendisi toplumsal mücadele alanlarında birikmiştir. Eğitimdeki paralı, özelleşmiş sisteme karşı, sağlıktaki özelleşmiş parası olan hayatta kalabileceği sisteme karşı, köylerdeki şirketlerin, emperyalist tekellerin doğayı, köyü, tarımı, suyu yok etmesine karşı yükselen ekolojik direnişlerdeki gibi ya da fabrika önlerindeki, grevlerdeki insanca yaşama talebindeki gibi ya da gençlerin daha özgür bir gelecek, daha adil bir gelecek talebindeki gibi…
O zaman Türkiye’deki muhalefetin zemini buradan kurulabildiği oranda rejime karşı dönüştürücü, hatta onun baskısını dengeleyecek, onu aşacak ve bu rejimden bir kurtuluş yolunu açabilecek kuvvet haline gelebilir. Burasının önümüzdeki dönem muhalefet hareketleri açısından dikkate alınması, esas olarak başarmanın yolunun buradan geçeceğinin sorumluluğu ve bilincinde olabilmesi bütün muhalefet hareketlerinin önemli bir ihtiyacı.
“Bu rejim demokratik yollarla ayakta kalamaz. Bu rejim toplum desteklerini arttırabilme kabiliyetlerini kaybetti.”
Bir de tersten şunu sormak istiyorum. Yine aynı dönem yani 19 Mart’ın sonrasından bugüne, iktidara zaman zaman yakın ama hiçbir zaman tam karşısında olmamış, yapısı gereği de zaten olamayacak bazı holdinglere, yine bazı isimlere operasyon olduğunu gördüğümüz fasılalarla gördüğümüz bir süreç daha var. Bunu bütün bu gelişmelerin neresinde görmek lazım? Bu sadece Cumhuriyet Halk Partisi’ni yeni düşman olarak atadığımız bir süreç değili göstermek için mi yapılıyor? Yoksa bazı okumalarda tırnak içerisinde para bitti, bu kaynaklara çökme adımı gibi mi değerlendiriliyor? Ya da bu da acaba önceki cevaplarda olduğu gibi dışarıdaki meşruiyeti pekiştirecek içerideki bazı sorunları çözmek mi? Mesela, popüler bir başlık olarak futboldaki bahis operasyonunu, aslında Çin ile bağlantılı olduğundan kaynaklı görenler var. Yani Türkiye içerisindeki sıkıntıların, kirli işlerin, Çin’den kaynaklandığını ve bu yüzden bunu kesmek gibi görenler de var. Belki düz bir okuma olarak da değerlendirebilir. Böyle de ilerleyen bir süreç var. Bu süreç kamuoyunda zaman zaman şaşkınlıkla karşılanıyor. Ama tamamı bir yere oturtulmuş değil benim gördüğüm kadarıyla. Bunu nereye koyabiliriz?
Önder İşleyen: Şöyle, farklı nedenler olabilir. Yani spesifik olarak bir kısmı Halk Bankası’yla bağlantılı Amerika’daki davanın uzantısı olabilir. Dolayısıyla Trump’ın ellerine verdikleri liste, oradaki kara para süreçleri bakımından bir temizleme yapılıyor olabilir. Bir kısmı kendi içlerinde çelişkilerden kaynaklı birbirlerine çökme şeklinde olabilir. Bunun bir kısmı MHP’yle çelişki de yaratan noktalara da uzanıyor. Bu tür bağlantılar da var.
Aslında bütün bunların toplamında şunu söyleyebiliriz: Rejim otoriter bir sıçramaya doğru giderken, iç tahkimatını çeşitli düzeylerde yapıyor. Ana noktası budur. Yani kendisinden kopma eğilimi gösteren, kendisine zarar veren, ama kendisi tarafından biriktirilmiş olan sermayenin daha güçlü, daha güvenli ellerde tahkim edilmesi noktasındaki bir tahkimat. Yani bütün alanlarda aslında bugün çelişki, bugün kimi alanlardaki tasfiye, yarın gerçekleşmesi ihtimal olan çeşitli bakanlıklardaki değişimler, yargıdaki bürokraside yeni atamalar ve dizilişler. Bunların hepsinin içinde kendi iç çelişkileri, kendi iç güç paylaşımları görebiliriz vesaire ama bütün bunlar bize rejimin bir otoriter sıçramaya doğru hamle edeceği, çünkü ancak öyle ayakta kalabilir. Ve bunu gerçekleştirmek için iç tahkimat dedikleri mesele esastır. Böyle bir sıçramada parçalı, böyle bir sıçramada bütünleşmeyen noktalarını tasfiye ederek, geliştirerek, el koyarak bir sıçramaya hazırlanıyorlar. Bunu esas olarak bunu görmemiz lazım.
Rejim her yaptığı işte şuradan kopmadan bizim analiz etmemiz lazım: Rejim bir açılım süreci içerisine girdi ve önümüzdeki süreçte bize Türkiye’de işte Kürt ve Türklerin bir demokratik zeminde bir arada yaşayabileceği bir adım mı atacak? Hayır, tek adam rejimi altında bu mümkün değildir. Ne yapmaya çalışıyor o zaman? Onu bir muhalefetin parçası olmaktan çıkarmaya çalışıyor. Aynı zamanda CHP’yi etkili bir muhalefet odağı olmaktan çıkarmaya çalışıyor. Aynı zamanda geniş muhalefet bloğunun içinde parçalanma zeminleri yaratmaya çalışıyor. Aynı zamanda kendi iç çelişkilerini de ortadan kaldıracak bir tahkimat yapmaya çalışıyor.
Bütün bunların toplamı bize şunu söylüyor: Bu rejim demokratik yollarla ayakta kalamaz. Bu rejim toplum desteklerini arttırabilme kabiliyetlerini kaybetti. Bu rejim AKP ve MHP’yle bir geleceğinin olabileceğine dair umut noktalarını ortadan kaldırdı. Dolayısıyla tek bir şey yapabilir. Bir yeni otoriter sıçramayla ayakta kalabilir. Şöyle hatırlayalım. Rejimin 7 Haziran’da AKP’nin tek başına iktidar olmaktan düştüğü bir evreden; 1 Kasım’a. Bir kaotik savaş içerisinde patlayan bombalar, üzerine kurulmuş 1 Kasım. Orada MHP ile yapılan bir ittifak. 15 Temmuz. Ve onu yarattığı imkan içerisinde ilan edilen ohal. Ohalde Türkiye’yi mühürsüz oylarla sıçrattıkları tek adam rejimi. Şimdi yeni bir sıçramaya ve ondan daha kuvvetli, daha üste doğru taşıyacakları bir rejim var. O yüzden tahkimatı yapıyorlar. Bir büyük otoriter sıçrama hamlesini yapma hazırlığı diye değerlendiriyorum.
CHP’nin veya bazı toplum kesimlerinin bu ilerleyen 19 Mart süreciyle ilgili beklentisi Amerika Birleşik Devletleri’ne ya da Avrupa Birliği’nde çeşitli ziyaretlerde Cumhuriyet Halk Partisi temsilcilerinin sitemle karışık bazı sözlerini duyuyoruz. Yine, benzer şekilde içeriye döndüğümüzde biraz önce sizin de bahsettiğiniz AKP-MHP arası her ittifak sürecinde olabilecek çeşitli gerginliklerden biraz fazla bir beklenti içerisine girme görüyoruz. Buradan bir şey çıkacağını siz düşünüyor musunuz? Rejim bir yerde sıçramaya çalışırken kırılabilir mi? Burada bir kırılganlık payı var mı? Ya da buraya oynanmalı mı?
Önder İşleyen: Bizim siyaset anlayışımız açısından da böyle Türkiye’deki daha demokratik gelişmelerin yaşanabilmesinin yollarının egemen sınıf klikleri içerisinden ya da dışarıdan Avrupa, Amerika gibi yerlerden gelebileceği fikri yoktur. Tam da onun karşısında aslında, eğer toplum kendi hakları ve özgürlükler için örgütlüyse, toplumda direnme güçleri etkiliyse ancak Türkiye’de demokrasinin yolları açılabilir. Türkiye tarihinin kendisi de bunun bir ifadesidir aslında. Türkiye’de ne zaman halk aşağıdan kendi hakları için ayağa kalkabildiyse Türkiye’de rejimin kısmi demokratik açılımları gerçekleşmiştir.
Dolayısıyla bugünkü çıkış yolunu arayacaksak esas olarak toplumdaki direnme dinamiklerinin bir daha büyük bir kuvvet haline getirilmesini de aramak lazım. Çelişkiler çatlayacaksa iktidar bu çelişkilerden bir şeye doğru gidecekse de böyle bir alternatif olmadığı koşullarda daha büyük karanlıklara gidebilir. 15 Temmuz aslında iktidarı kuşatmış iki siyasal siyasal İslamcı ittifakın çatışmasıydı. Parçalandı ve Türkiye başka bir yere doğru gitti.
Oğulcan Orhan: Ve bizim lehimize olmadı.
Önder İşleyen: Olmadı.
Dolayısıyla bir seçenek olmaksızın bu tür rejimin egemen sınıf klikleri arasındaki kavgalardan halklar lehine demokrasi ya da özgürlükler beklemek ya da iyi şeylerin olabileceğini beklemek doğru değildir. Bugün yapılması gereken Türkiye’nin geleceğine sahip çıkabilecek bir alternatif kuvvetin inşa edilmesidir. Yani rejimi yenecek olan, rejimin çelişkilerini, dikişlerini patlatacak olan bir şey varsa esas olarak orada aranması gerekiyor.
Parti meclisinden çıkan birleşik muhalefet çağrısına gelmek istiyorum ama ondan önce yalnızca seçimle olmaz vurgusu var. Buna eşlik edecek şekilde, seçimde de yapılacaklar, seçime dair de bir perspektifiniz var mı? Bunu konuşmak için erken mi? Sonuçta yalnızca seçimde olmayacak ama bir yerde de zannediyorum seçime gidileceğini, ayarlanmış da olsa seçime gidileceğini düşünüyorsunuz. Burada bir seçime dair bakış açısı var mı?
Önder İşleyen: Türkiye bir seçim hattına girdi. Sonuçta önümüzdeki süreçte, 2027’de olabilir. Erdoğan’ın aday olma koşullarının oluşabildiği bir zorunlu erken seçimle yüz yüze kalacağız. Ve bugünkü aslında hamleler seçimi de içine alan bir mücadelenin parçası. Burada ifade ettiğimiz şey aslında şu seçimi, biraz önce de ifade ettiğim, bir kişi ve parti meselesi olmaktan çıkartacak anlayışla mücadele edilmesi gerekir. Yani bir seçime birilerini iktidara getirmek, birilerini iktidardan indirmek için değil; bu seçim bundan öncekilerdekine de benzer şekilde bir referandum olarak görülmesi gerekir. Yani neyin referandumu? Türkiye büyük Ortadoğu bataklığında etnik mezhepsel temelli bir gerici rejime dönüşsün mü, dönüşmesin mi? Türkiye’de altında çetelerin, tarikatların, mafyaların büyütüldüğü, özelleştirme baronlarının büyütüldüğü bir tek adam rejiminde devam etsin mi, etmesin mi? Kurulması gereken temel hat bu.
Bugünkü muhalefet hareketinin, CHP’de dahil, ana eksikliği buraya kurulamamış olması. Bunun bir dar iktidar mücadelesi olarak, kimin birinci parti olacağı, kimin cumhurbaşkanı olacağı meselesi olarak görülmesi yanılgıya doğru sürükler. Bundan öncekilerde olduğu gibi. O yüzden seçimleri de aşan meselesi bu rejime karşı muhalefetin etapları olarak örgütlenmesi, seçimin de o hale getirilmesi, rejime karşı bir mücadele etabı haline getirilmesi lazım. Çünkü kazanmak isteniyorsa eğer, başarmak istiyorsak toplumdaki çok farklı mücadele dinamiklerinin aktif desteğinin alınması lazım. Şöyle bakarsak 19 Mart’ın içine, farklı eğilimler vardı. Biz bir parçasıydık. Türkiye’de sosyalistlerin önemli bir bölümü diyelim, bir parçasıydı. Daha cumhuriyetçi, ilerici demokrat kesimler bunun içerisindeydi. Daha AKP’ye karşı reaksiyonunu milliyetçi bir eksen içerisinde ifade etmeye başlayan kesimler bunun içerisindeydi.
Bütün bu geniş muhalefeti arkasını alabilecek bir siyaset, bu rejime karşı oradan çıkış siyaseti olabilir. Yoksa birilerinin iktidar mücadelesine doğru sınırlanırsa, zaten toplumun aktif dinamik kesimlerinin desteğini arkasına alabilecek bir süreç olmaz ve bu kazanmanın yolunda önemli bir engel oluşturabilir.
“Solun misyonu CHP’yi sola mı çekmek? Bir kesim böyle söylüyor…“
PM’deki birleşik muhalefet çağrısına gelmek istiyorum. Aslında kronolojik olarak çağrıdan önce Fatsa’da fındık yürüyüşü, Uşak üretici yürüyüşü ve faşizme karşı çeşitli yürüyüşler gördük. Bunun devamında o çağrı geldi. Bu çağrının sonrasında SOL Parti ne yapmayı düşünüyor? Seçime bağlı olarak sormuyorum bu soruyu, daha açık uçlu. Buradan nereye gidilecek?
Önder İşleyen: İki şey söyleyeyim burada. Bugünün Türkiye’sindeki sol hareketin, sosyalizmin, sosyalistlerin, solun nasıl bir etkinlik içerisinde olacağıyla ilgili bir şey. Şöyle bir tartışma var son günlerde solda. Solun misyonu CHP’yi sola mı çekmek? Bir kesim böyle söylüyor. Bir kesim de solun misyonu CHP’yi karşısına almak ve karşısına aldığı oranda solculaşabilir diyor. Yani solculuk tarifinde her iki kanat da aslında merkezine CHP’yi koyduğu, ona yakınlık ve uzaklık ilişki ya da karşıtlık üzerinden tanımlamaya çalışıyor. Ülke gerçekliği ile ilgisi olduğunu hiç düşünmediğim snob bir tartışma aslında. Çünkü bugün solun görevi, Türkiye’de devrimcilerin görevi yani emekçi halk sınıflarının, işçi sınıfının temsilcisi olan bir hareketin en büyük görevi bu rejimden Türkiye’yi kurtarmaktır. Bu emekçi halk sınıflarını bu rejimden kurtarmak doğrultusunda mücadele etmektir. Ana meselesi budur. İlişkiler, ittifaklar, çelişkileri belirleyecek olan da bu ana politikadır. Bu ana politikayı ortadan kaldırırsanız, soyut bir işte ilkeler tartışması, soyut bir ittifaklılar tartışması anlamsız bir yere oturur.
Şimdi SOL parti açısından önümüzdeki dönemdeki en önemli mesele, en can alıcı mesele, bu rejimden ülkenin kurtarılması mücadelesidir. Biz bunun CHP’yle tek başına olabileceğini düşünmüyoruz. Bütün muhalefetin, CHP’de dahil olmak üzere, bütün muhalefetin birlik ve dayanışma içerisinde mücadele edebildiği bir anlayışın, birleşik muhalefet anlayışlarının geliştirilmesi gerekir. Bugün CHP’nin pozisyonu da buna uygun değildir. Biraz önce eleştirdiğim yanları itibariyle de önemli bir şeydir, ama genel bir birleşik muhalefet anlayışının bütün hareketlerde bir sorumluluk olarak geliştirilmesi gerektiğini düşünüyoruz.
SOL Parti’nin burada ikili bir alan açmaya çalıştığı bir zemin var. Zaten 19 Mart’tan itibaren oluşmuş olan dayanışmacı birleşik mücadele zemininin bir parçası olduk. Önümüzdeki dönemde de bu tür haksızlıklara, hukuksuzluklara karşı elbette birlikte olmaya devam edeceğiz, ama yetmez. Bugünkü muhalefetin düzeyi, iktidarın şiddetini de arttırarak gelecek yeni hamlelerini karşılamaya yetmez. Daha büyük güce ihtiyaç var.
Biz aslında iki şeyi birden yapmaya çalışıyoruz: Bir taraftan SOL Parti olarak Anadolu’nun ücra köşeleri denilebilecek Kemal Paşa’da, Beşikdüzü’nde, Tonya’da, Tarsus’ta, Akhisar’da, Fatsa’da, Uşak’ta, Zonguldak’ta ve pek çok noktada toplumsal talepleri etrafında bir mücadeleyi örgütlemeye çalışıyoruz. Yani biraz toplumun doğrudan siyaset yaptığı, toplumun kendi haklarına sahip çıktığı bir siyaset alanının oluşturulması. Aslında biz yürüyüş diyoruz. Yani halkın gücünü geri alma yürüyüşü, halkın siyasete katıldığı ve siyaseti siyaset elitleri tarafından belirlenen bir burjuva labirentlerinin dışına çıkartabildiği yürüyüş hattını ortaya koymaya çalışıyoruz ve burada da aslında Fatsa’da fındık üreticileri yürüdü. SOL Parti onun çağrıcısıydı ama 18 tane köyün kendi pankartlarını açıp yürüdüğü, kendi taleplerini ortaya koyarak yürüdüğü bir toplumsal talebi yükseltti SOL Parti. Ve bugün aslında şöyle bakın o yürüyüşten sonra Ferrore’nin fiyat manipülasyonu için alımı durdurması, onu yarattığı tepki…
Bugün CHP’nin bir fındık mitinginin gerçekleşiyor olması. Aslında SOL Parti burada muhalefeti çeşitlendirme, muhalefeti yayma konusundaki hareketlerinin sonuçlarını da görmek mümkün. Bunun benzerini şimdi Uşak’ta gerçekleştireceğiz. Yine Kasım ayında da asgari ücret ve emek emekçilerin talepleri etrafında emek yürüyüşlerimizi gerçekleştireceğiz. Bu önemli bir çağrı.
Bu birleşik muhalefet çağrısı nasıl anlaşılmalı? Birleşik bir muhalefet anlayışı nasıl ifade edilmeli noktasını şuradan söyleyeyim: Mevcut partilerin, mevcut örgütlerin dışında onların kapsayamadığı Türkiye’de çok yaygın, çok geniş, çok farklı direnme dinamikleri var. Toplumsal mücadele inisiyatifleri var. Örgütlenmeleri var, gençlik kadın hareketleri var, ekolojik hareketler var, üretici dinamikleri var, işçi dinamikleri var ve bu dinamikler siyaseti etikleyecek bir güç olabilmiş değil şu anda. Dolayısıyla da siyaset böyle bir toplumsal dinamizmin uzağında kurulmaya devam ediyor. Biz aslında Türkiye’de böylesi bir dinamiklerin dayanışmasını oluşturmak, böylesi dinamiklerin bir birliktelik zeminlerini, birleşik hareketlerini, birleşik eylemlerini, birleşik örgütlenmelerini geliştirmek gibi bir mücadeleye ihtiyaç olduğunu düşünüyoruz.
Bu rejime karşı kazanılacaksa ve bu rejim boşa düşürülecekse böyle bir kuvvet merkezine ihtiyaç var. Bu bir sol toplumsal kuvvet merkezi olarak inşa edilmek zorunda. Yani önümüzdeki dönem mücadelenin muhalefet hattındaki bütün yaklaşımlarla belli bir ilişkisinin olması gerekir. Kazanmak istiyorsak. Bu bir yanıdır, ama esas özü toplumdaki direnme eğilimlerini ve toplumsal inisiyatifleri bir güç haline getirebilecek bir birleşik mücadeleye, örgütlenmelere ihtiyaç var. SOL Parti aslında bunun bir çağrıcısı. SOL Parti bu rejime karşı mücadelenin önemli bir halkası olarak bunu görüyor. Bunu kendi dışımızda bu ihtiyacı hisseden bütün inisiyatiflerle, onların kuruculuğunu da sürdürmek. Aşağıdan mücadele zeminleri üzerinden yükselen bir birleşik muhalefet hareketini adım adım geliştirme noktasında bir çağrı, bir inisiyatif, bir sorumluluk üstleniyoruz. Önümüzdeki günlerde de söylediğim gibi, bizimle sınırlı olmayan bu mücadelenin özneleri, çağrıcıları ve kurucularıyla birlikte, daha da somut, daha da gelişkin biçimlerde tartışmayı ve onun hayata geçirileceği zeminleri oluşturmaya başlayacağız.
“(Sürecin) karşısına geçmenin çok yanlış bir şey olduğunu ifade ediyoruz…”
Son olarak süreci sormak istiyorum. Bir yıl kadar oldu Türkiye’nin gündemine gireli. Zaman zaman burada toplumun farklı kesimlerinden anayasaya doğru, anayasa değişikliğine doğru bir gidişat olacağına dair tepki var bener şekilde destek var. En son geldiğimiz noktada artık yasa yapılacak noktaya geldiği söyleniyor. SOL Parti öncelikle bu çatışma sürecinin bitirilmesine nasıl bakıyor? Belki anayasayı da ayrı bir soru olarak belirtmek gerekebilir.
Önder İşleyen: Bu özellikle çatışma sürecinin sonlandırılmasını, tüm halkların bağrında onarılmaz yaralar açarak gelişen bu savaşın, şiddet ortamının sona erdirilmesini kuşkusuz ki önemli buluyoruz. Bütün tarihimiz boyunca bir arada yaşamı savunan, Kürt sorununda demokratik çözümü savunan, silah ve çatışma ortamının sonlandırılması için mücadele eden bir hareket olarak bugün bu gelişme hangi bağlam içerisinde olursa olsun önemlidir. Dolayısıyla da burada geri dönüşe dönük yasal düzenlemelerin gerçekleştirilmesi, bunun içerisinde haksız, hukuksuz biçimde tutuklu siyasetçilerin dışarı çıkması, Kürt halkının kendi kimliğini özgürce yaşayabileceği taleplerin karşılık bulması, güvence altına alınması… Bütün gelişmelerin tabii ki yanında oluruz ve bunu olumlu buluruz. Bugün de bu tür gelişmeler yaşandığı oranda bunun karşısına geçmenin çok yanlış bir şey olduğunu ifade ediyoruz.
Bir başka boyutu, bu bir boyutu sürecin ama öbür boyutunda şunu da ifade etmemiz gerekir. Bir barış sadece silahların bırakılmasıyla sınırlı görülemez. Bugün yapılan aynı zamanda Kürt sorununun tarihsel toplumsal temellerinden kopartıldığı, onun aslında bir demokratik hak ve bir arada yaşam temelindeki bir özgürlükçe anlayıştan kopartıldığı bir zemine sürükleniyor iktidar tarafından. Dolayısıyla aslında halkın da barış ve umutlarını, özlemlerini manipüle ederek kendileri için bir çıkar sağlamak amacıyla da kullanıldığını ifade etmemiz lazım. Çünkü, evet silahlarının sona erdirilmesi önemlidir ama Kürt sorununun demokratik çözümü böyle bir rejim altında gerçekleşemez. Çünkü, bize göre Kürt sorununun demokratik çözümü etnik ve mezhepsel hiçbir temele dayanmaksızın Türkiye’nin her yerinde yerinden yönetimlerin güçlendirilmesinden, Türkiye’de Kürt Türk halkının bütün halkların özgürce yaşayabileceği bir anlayışın hakim kılınmasından geçiyor. Bu rejim altında, böyle bir tek adam rejimi, bir faşist rejim altında bunun gerçekleştirilmesinin imkansız olduğunu, dolayısıyla gerçek demokratik çözümlerin bu rejime son vermekten geçtiğini de söylüyoruz.
O yüzden de bir taraftan evet bugün dahil, Kürt halkı lehine bütün gelişmelerde birlikte olalım. Ama bu rejime karşı mücadelede de birlikte olalım. Bu rejime son vermek mücadelesinde birlikte olalım. Bunun bir anayasaya dönüşmesi büyük bir risktir diyoruz. Bu bir karşı devrim anayasası olacaktır. Dolayısıyla da hiçbir kuvvetin, hiçbir gücün, hiçbir muhalefet hareketinin Türkiye’de hiçbir halkın çıkarına olmayacak olan böyle bir anayasa girişiminin parçası, çağrıcısı, AKP’yle ittifakçısı, kurucusu olmaması gerekir. Buna kapıların bugün tümüyle kapatılması gerektiğini ifade ediyoruz. Net olarak bir karşı devrimi tamamlayacak bir anayasa girişimi iktidar tarafından gündemdedir. Buna engel olmak, bunun önüne geçmek muhalefetin ana meselesidir.
