İngiliz yazar Johann Hari, Türkçe’ye “Çalınan Dikkat” olarak çevrilen kitabında, zaaflarımızı manipüle etmek üzere tasarlanmış sosyal medyanın odaklanmayı nasıl olumsuz etkilediğini, bunun da bilinçli tercihlerle inşa edildiğini ve yaşadıklarımızın toplumsal bir problem olduğunu anlatıyor. Hari hakkında bu kitap öncesi gündeme gelmiş çeşitli intihal ve uydurmalar olsa da, kitap bence okunmaya değer.
Dikkatimiz çalınıyor, herkes farkında. Peki hayallerimiz? Bizimki gibi uzun saatler ve ağır çalışma koşullarının hüküm sürdüğü ülkelerde, işten geriye kalan birkaç saatte geleceğe dair bir hayal kurmak zor. Bırakın hayal kurmayı, olumsuz olmayacak, tedirginlik ya da kaygı içermeyen bir şey düşünmek dahi zor. Dolayısıyla neden hayal kurulmadığına dair itirazı, sıradan insana yöneltmek çok saçma olacaktır. Bu beklentinin, ilerlemeyi bireyin kendisini arayan, toplumu bir kenara bırakıp kendini kurtarmayı esas alan günümüzün popüler, iyileştirici seküler dinlerinde aramamızı salık veren anlayıştan hiçbir farkı yok.
Bana Ütopyanı Söyle
Türkiye’de sağ ve islamcı hareketler on yıllarca çeşitli mitoslar üreterek, siyasetin kenarında köşesinde kalma durumlarına rağmen yollarına devam edebildiler. Burada anti-komünist bir paktın varlığı, buna gelen dış konjonktür desteği elbette yadsınamaz. Bugünün iktidar kadrolarının 70’lerde, 80’lerde nerede olduğuna bakınca gördüğümüz bir arada olma durumu aslında basite kaçarak söylenecek komplonun değil, artık toplumu dönüştürecek aygıtlara sahip olunduğunun göstergesidir.
Sosyalist solun ütopyasını bu seferlik bir kenara koyalım, o hala yerli yerinde duruyor bence. Geriye ya da başka bir deyişle arada kalanlara yıllardır tekrarlanan “kurallara dayalı düzen” anlatısı ise kendi ömrünün sonuna yaklaşıyor. Belki de bitti henüz adını koyamıyoruz. Birleşmiş Milletler, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Uluslararası Adalet Divanı ve Uluslararası Ceza Mahkemesi, OECD gibi kurumlar aracılığıyla kendini gerçekleştirdiği söylenen hikaye, bizzat bu hikayeyi yazanlar ve yapanlar tarafından yıkılıyor. Bu yıkılma kurbağa deneyi gibi uzun bir zamana yayılmış vaziyette.
Sıkça tekrar edilen bir örnektir. Sinemada kapitalist düzene dair anlatı yeniden üretilirken, dünyanın mevcut düzeninin kapitalizm ile olan bağı gizlenir. Bu düzen yıkılırsa geriye kalan kocaman bir çöküş olacaktır mesajı özenle anlatılır. İzlediğimiz zombi temalı içeriklerde -The Walking Dead, The Last of Us, 28 Days Later- ya da distopyalarda -The Handmaid’s Tale, The 100, Revolution- bize anlatılan kapitalizmin sonuyla dünyanın sonunun eşitlenmesi, bu bağın gizlenmesi amacıyladır. Eğer bir problemle kapitalizm (bile) başa çıkamıyorsa, bu basitçe dünyanın sonu demektir. Ya da bazıları dünyanın sonunun gelmesinin engellenmesiyle sonuçlanırsa da verilen mesaj, bir problemi çözerse ancak kapitalizm çözer olmaktadır. Kapitalizmin çözmeyeceği problemlerin sonucunda dünyanın sonu gelecektir.
Hal böyleyken, sadece bireyin kendi becerisiyle ilerlemenin mümkün olduğunun öğretilmesi, problem çıkınca da bu problemleri çözecek kurumların varlığının tekrar edilmesi üzerine kurulmuş bir gelecek tahayyülünün yıkılışı, teorik olarak kavrayamayanların dahi hissettiği bir gerçek olarak ortada duruyor. Geriye ya da arada kalanların yıllardır öğrendiği ve hazırlandığı dünya bir sarsıntı içinde. Böyle anlarda en çok gördüğümüz tez doğru profiller ya da doğru süreçler işletilse problemler aşılabilir kavrayışı oluyor. Gidişatın maddi zemini yok sayan ve yine konuyu bireylerin tercihlerine, yapılan yanlış siyasi kararlara getiren bu okumanın müdahale edilebilir noktalarından biri bu kitlelere yeni bir anlatı sunmak.
Meşhur “Balyoz”
Konuyu ütopyacılığa ve ütopyacılığın gerekliliği ya da eleştirisine getirmek değil amacım. Özgür Özel son grup konuşmasında kürsüden “gün gelecek Cumhuriyet Halk Partisi’nde bir balyoz operasyonu olacak. Alacağız elimize balyozu, otobanlardaki bütün gişeleri kıracağız” diyerek vaatle karışık bir tahayyülünü açıkladı. Anlatmak istediğimin birazı da bu. Özgür Özel’in ya da partisinin özelinde gerçekleşmeyecek bir durum olduğunu düşünsem de, yapılan çorbada tuz misalidir.
Türkiye’nin problemleri, birbirini tetikleyen bir sarmal vaziyetini almış durumda. Eğitimin durumunu ekilebilir toprakların azalmasından bağımsız konuşamayacak kadar çoklu kriz ortamındayız. Problemleri çözmeye nereden başlanması gerektiğine dair bir tartışma yapsak, fikir belirten herkes kabaca haklı olabilir.
Bu yorgunluk, dikkat eksikliği, hayalsizlik ortamında bize lazım olan siyaset içeriği anayasa maddeleri, kurulacak bakanlıklar ya da çıkarılacak olası yasalar değil. Bizimki gibi, siyasetin bir elit grup tarafından yapıldığı ve siyasetin merkezden dağıtıldığı ülkelerde, bunlar yerine daha gündelik yaşama temas eden, insanların ufkunu zorlayan, olmayacağı duygusu daha baskın olabilecek noktaları aşındırmaya ve anlatmaya devam etmelidir.
Toplumu dönüştürmeyi hedeflemeden yapılan siyasetin varacağı bir gişe yoktur. Çünkü zaten köprüler gişesiz ve/veya ücretsiz olsun fikrinin balyozu sadece zihinlere inecek. Sonra da muhtemelen başka bir balyoza ihtiyacımız olmayacak.
