Türkiye’nin son siyasal ikliminde Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), adeta her kesimin rahatlıkla vurabildiği bir hedefe dönüştü. İronik şekilde, birbiriyle taban tabana zıt görünen partiler bile AKP iktidarına mesaj vermek istediklerinde CHP’ye yüklenmeyi tercih ediyor. Örneğin, Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) ile hükümet arasında görüş ayrılığı belirince Bahçeli hemen CHP’ye sert çıkışlar yapıyor; benzer şekilde DEM Parti (Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi, eski HDP) cephesinden iktidara mesaj verilmesi gerektiğinde bu çoğu kez CHP’ye yönelik eleştiriler üzerinden dolaylı yapılıyor. Bu yöntem, kısa vadede herkes için “kolay ve konforlu” bir siyaset tarzı sunuyor: Oklar CHP’ye yöneldiğinde, gerçek muhataplar – örneğin AKP – doğrudan hedef alınmamış oluyor. Son dönemde özellikle yeni Çözüm Süreci tartışmalarında bu tabloyu sıkça gördük.
MHP lideri Devlet Bahçeli’nin bu alandaki tutumu dikkat çekici. Bir yandan parlamentoda DEM Partili milletvekilleriyle tokalaşacak ve hatta “Öcalan terörü bitirsin, Meclis’te konuşturalım” diyebilecek kadar uç önerilerde bulunuyor; diğer yandan da CHP’yi “felakete gidiyor” diyerek yerden yere vuruyor. Bahçeli’nin 29 Ekim mesajında “Kürt sorunu yoktur” çıkışı yapması üzerine CHP Genel Başkanı Özgür Özel, böyle bir inkârın Türkiye’yi yarım asır geriye götüreceğini söyleyerek tepki gösterdi. MHP’nin tutumu çelişkili olsa da, kendi tabanına mesaj vermek ya da AKP’yi dizginlemek istediğinde her defasında CHP’yi hedef almak Bahçeli için alışkanlık haline geldi. Bu da ona hem iktidarı incitmeden mesaj iletme hem de muhalefeti yıpratma konforu sağlıyor.
DEM Parti cenahında da benzer bir eğilim seziyoruz. Özellikle yeni çözüm süreci kapsamında AKP-MHP bloğuyla temasa geçen DEM Parti yönetimi, CHP’nin sürece mesafeli duruşunu sık sık eleştirdi. Örneğin, CHP Öcalan’la görüşme için oluşturulan İmralı heyetine üye vermeyince, bazı DEM Parti sözcüleri “CHP eski reflekslerine döndü”minvalinde açıklamalar yaptı. Oysa CHP, Kürt meselesinin çözümünü desteklediğini ama iktidarın bu süreci kendi ömrünü uzatmak için kullanmasından endişe ettiğini açıkça belirtiyordu. Nitekim CHP’nin tereddüt gerekçeleri ortadaydı: Erdoğan rejimi çözüm adı altında zaman kazanmaya çalışırken muhalefete baskıyı azaltmamıştı. Bu durumu görmezden gelip CHP’yi sürecin önünde engel gibi göstermek, iktidarın pragmatizmini örtbas etmekten başka işe yaramaz. Unutulmamalı ki, son dönemde Kürt hareketinden sonra en çok darbe yiyen parti CHP oldu. DEM Parti’nin marjinalleştirilmeye çalışıldığı günlerde yanında CHP vardı; batı illerinde Kürtlerle “kent uzlaşısı” yaparak ittifak kuran CHP’li belediye başkanları ise “belediyeye Kürt sokmak” gibi saçma suçlamalarla tutuklandı. Dolayısıyla CHP’yi “Kürtlere sırtını döndü” diye suçlamak hem haksız, hem de iktidarın ekmeğine yağ süren bir kolaycılıktır.
İktidarın yeni çözüm süreci olarak lanse ettiği girişim, MHP-DEM Parti-AKP arasında alışılmadık bir yakınlaşma getirdi. Temmuz 2025’te Cumhurbaşkanı Erdoğan, “AK Parti, MHP ve DEM beraber yürüme kararı verdik” diyerek PKK’nin silah bırakma çağrısını fırsata çevirmeye çalıştı. Gerçekten de 25 yıl sonra ilk kez Abdullah Öcalan’ın devreye girmesi, PKK’nin 1 Mart’ta tek taraflı ateşkes ilanı gibi tarihi gelişmeler yaşandı. DEM Parti heyetleri CHP dahil tüm siyasi partileri ziyaret ederek barış için destek turlarına çıktı. Özgür Özel de bu görüşmelerde Kürt sorununun varlığını inkâr etmenin ülkeyi yarım yüzyıl geri götüreceğini, çözümün ancak Meclis zemininde ve toplumsal mutabakatla olabileceğini vurguladı.
Ne var ki, iktidarın samimiyetine dair soru işaretleri büyüktü. Çünkü aynı dönemde ülkede otoriter baskılar hız kesmemişti. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı ilan edildiği gün hakkında apar topar tutuklama kararı çıkarılarak cezaevine konuldu. Üstelik bu tutuklama, İmamoğlu ve ekibini “terörle iltisak” iddiasıyla suçlayan “Kent Uzlaşısı” davasının bir parçasıydı. Bu davada, sırf 2019 seçimlerinde HDP ile işbirliği yaptıkları için İmamoğlu dahil 7 kişi aylardır Silivri’de iddianamesiz tutuluyor. CHP Diyarbakır Milletvekili Sezgin Tanrıkulu’nun ifadesiyle, “Kürtlerle yapılan işbirliği nedeniyle tutuklu arkadaşlarımız var” ve yargı, Kürt meselesinin demokratik çözümüne yönelik iradeye direnç gösteriyor. Yani bir yanda “barış” görüşmeleri, diğer yanda muhalefete yönelik sistematik bir kuşatma söz konusu. Özgür Özel ve CHP yönetimi bir taraftan İmamoğlu’nu hapisten çıkarmak için mücadele verirkendiğer taraftan bu baskıları uygulayan iktidarın “barış konvoyu”na sorgusuz sualsiz katılmalarını beklemek gerçekçi değildi.
İşte tam bu noktada, DEM Parti cephesinden gelen eleştiriler yapıcı olmaktan ziyade sanki AKP’ye şirin görünme kaygısı taşıyor. DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları’nın“Mutlaka bu sürecin içinde CHP olmalı, görüşmeler AKP ve MHP ile değil devletle yapılıyor” sözleri bu stratejinin yansımasıydı. Kürt hareketi, süreci devlet-iktidar ayrımı yaparak CHP’nin tereddütlerini gidermeye çalışıyor belki, ama CHP’nin endişeleri haklı gerekçelere dayanıyor. Devlet aklı denilen şeyin mevcut iktidar ilişkilerinden azade olmayacağını, iktidarın barış söylemini kendi bekası için araçsallaştırdığını geçmiş deneyimlerden biliyoruz. Nitekim 2013 çözüm sürecinin bitişi hafızalarda taze: İktidar, ilk fırsatta masayı devirip milliyetçi dalgaya sarılmaktan çekinmedi. Bugün de ekonominin kötü gidişini ve otoriterliğin dozunu gizlemek için bir “barış” söylemi tezgâhlanıyorsa, CHP’nin bunu sorgulaması topluma karşı sorumluluğunun gereğidir.
CHP’yi herkesin rahatça saldırabildiği bir hedef haline getiren etkenlerden biri de partinin göreli çok sesliliği. Diğer büyük partilere baktığımızda, hepsi birer “lider kultü” partisidir: MHP’de Devlet Bahçeli, DEM Parti çizgisinde perde arkasında Abdullah Öcalan, AKP’de Recep Tayyip Erdoğan dışında kimse sesini yükseltemez. Bu partilerde içten içe kaynama olsa bile, tek seslilik katı disiplinle sağlanır. Oysa CHP, tarihsel kimliği gereği ve kurumsal yapısıyla daha geniş bir yelpazeyi barındırır. Sosyal demokrat ilkeleri benimseyen bir parti olarak içinde sağ kökenli yeni katılımcılar da vardır, liberal de, ulusalcı da. Bu durum, bir yandan demokratik tartışma ortamı sağlarken öte yandan dışarıdan bakıldığında bazen “CHP’de kafa karışıklığı” gibi algılanabiliyor. Ve rakipler bu fırsatı asla kaçırmıyor.
Geçtiğimiz günlerde yaşanan Bursaspor tribünlerindeki ırkçı saldırı örneği bu açıdan öğreticiydi. İkinci lig maçında bir grup Bursaspor taraftarı, hiçbir alakasız bağlam yokken Kürt siyasetçi Leyla Zana’ya ağır küfürlü tezahürat yaptı. Bu çirkin olay ülke çapında tepkiyle karşılanırken, sosyal medyada #LeylaZanaOnurumuzdur etiketiyle dayanışma mesajları yükseldi. Amedspor taraftarları, tribünde Kürtçe “Aslan aslandır; ha kadın ha erkek” yazılı pankart açarak Zana’ya sahip çıktı. Ancak tam da bu noktada, CHP içindeki bazı aktörlerin talihsiz çıkışları gündeme oturdu. İYİ Parti’den CHP’ye transfer olan Sakarya Milletvekili Ümit Dikbayır, sosyal medyada “Türkiye’de ‘Kürt halkı’ diye ayrı bir siyasal özne yoktur. Kürt kökenli vatandaşlar vardır” diyerek Kürt halkının varlığını inkâr eden bir paylaşım yaptı. Yine Ekrem İmamoğlu’nun eski danışmanı, yeni CHP’li İbrahim Özkan da Bursaspor’un sponsor markası üzerinden imalı paylaşımlar yaparak tribündeki küfür dolu tezahürata adeta göz kırptı. Özkan ve onun gibi düşünen bazı sözde milliyetçiler, Uludağ gazozu eşliğinde Bursaspor taraftarına selam çakıp bundan haz aldılar.
CHP yönetimi bu gibi beyanların partinin kurumsal kimliğini yansıtmadığını açıkça belirtse de, muhalif çevreler kadar iktidar medyası da fırsatı ganimet bilip CHP’ye yüklendi. Özellikle iktidar yanlısı yayın organları “CHP’li vekil ‘Kürt halkı yok’ dedi” manşetleri atarak partiyi içeriden çelişkili ve güvenilmez göstermeye çalıştı. Oysa CHP’nin Diyarbakır teşkilatı anında reaksiyon gösterip “Kürtler Ortadoğu’nun kadim halklarından biridir; birilerinin söylemiyle ne var olurlar ne yok olurlar” diyerek Dikbayır’ı sert biçimde kınadı. Sur İlçe Başkanı Erdem Ünal da “Leyla Zana’dan başlayan bir ırkçılık sahaya indi” diyerek bu nefret dalgasını lanetledi. Yani CHP içinde sağduyulu ve ilerici sesler, partinin resmi çizgisini savunmaya devam ediyor. Ancak dışarıdan bakıldığında manzara şu: Diğer partilerde böyle ayrık otları zaten çıkamazken, CHP’de çok seslilik olduğu için en ufak çatlak ses büyüteç altında. Bu da CHP’ye saldırmayı kolay ve konforlu hale getiriyor.
Son tahlilde, Türkiye’nin demokratikleşmesi ve Kürt sorununun çözümü gibi ağır meselelerde CHP’yi günah keçisi ilan etmek ne samimi eleştiri sayılır ne de çözüm getirir. Ülkede bugün barış umudunun filizlenmesi elbette kıymetlidir; ancak barışı ağzına alanlar, aynı anda barışı savunan muhalefeti hapsetmeye, susturmaya çalışıyorsa burada bir tutarsızlık vardır. MHP veya DEM Parti, iktidarın yanlışlarına doğrudan tepki vermek yerine CHP’ye laf çarptırarak dolaylı mesaj vermeyi tercih ediyorsa, aslında asıl meseleye dokunmaktan imtina ediyorlar demektir. Çünkü CHP’ye vurmak kolaydır: Ne yargı sopasıyla karşılık alırlar ne de koalisyonu bozma riski taşırlar.
Bugün ülkeyi her alanda karanlığa sürükleyen, demokratik kurumları tahrip eden, KürdüyleTürküyle milyonları yoksullaştıran irade bellidir. Bu otoriter düzenin sorumluları, ancak onları bulundukları yerden indirmeyi hedefleyen demokratik bir değişim sürecinin muhatabı olabilirler; “barış ve demokrasi” sürecinin değil. Yani barışın muhatabı, barışın düşmanı olamaz. CHP’ye içeriden veya dışarıdan düşmanlık etmek kolaycılığı yerine, esas odaklanılması gereken demokratik birliktelik ve ilkeli duruştur. CHP, onca baskıya rağmen halkın geniş kesimlerinin barış talebini dillendirmeye devam ediyor ve tüm farklı seslerine rağmen demokrasi içinde çözüm arıyor.
Diğer partilerin kolaycılığı ise ancak günü kurtarır. CHP’ye saldırmanın dayanılmaz konforuna kapılanlar, tarihe çözüme katkı sunanlar olarak değil, sorunu perdeleyenler olarak geçecekler. Unutmayalım: Eleştiri, hakkaniyetle yapılırsa yapıcıdır. Ülkenin yararına olan, CHP’yi yıpratarak değil, hep birlikte otoriterliğe karşı durarak gerçek barışı ve kardeşliği inşa etmektir.
